Rustin Cohle · Karakter Analizi · True Detective, Birinci Sezon

Karanlıktan
Bakan Adam Rustin Spencer Cohle

Kendi zihninin haritasını çıkarmış ama o haritanın üzerinde eve giden bir yol bulamamış adamın uzun hesabı. Hakikatle cope’un, görevle anlamın, karanlıkla aydınlığın aynı kafanın içinde nasıl aynı anda durabildiğine dair.

Yedi Bölüm + Sonuç + Kişisel Notlar Spoiler İçerir
İçindekiler
  1. —Rust’ı Anlamak İçin Rust Olmak Gerekir
  2. 01Kendini Gözlemleyen Adam
  3. 02Rust’ı Rust Yapan Yıkımlar
  4. 03Zemin: Rust’ın Felsefesi
  5. 04Kod: Rust’ın Ahlâkı ve Çocuklar
  6. 05Bağlar: Ütopya, Maggie, Marty
  7. 06Beden, Dil ve Dünya
  8. 07Kör Nokta ve Final
  9. —Sonuç
  10. EkKişisel Notlar
  11. —Sözlük

Başlamadan

Rust’ı Anlamak İçin Rust Olmak Gerekir

True Detective, bana göre izlediğim en iyi dizidir. Burada sadece ilk sezonu ele alıyorum. Dizide, diziyi uzatmak için eklenmiş tek bir sahne bile yok. Bir amaca hizmet etmeyen, eklenmeseydi de olurdu diyebileceğim tek bir sahne yok. Her sahne eninde sonunda bir yere bağlanıyor. Ve bunların büyük kısmı Rust’a bağlanıyor.

Rustin Cohle, ekranda gördüğüm en gerçekçi karakterlerden biri. Matthew McConaughey karakteri oynamamış, resmen yaşamış. Rust öyle bir karakterdir ki sadece dışarıdan bakarak bile ne hâlde olduğunu anlayabilirsiniz. Uyumadığını ne hâlde olduğunu, o gün neyle boğuştuğunu yüzünden okursunuz ve bunu pokerface olmasına rağmen yaparsınız. Konuşmasına bile gerek yoktur. Neden o hâlde olduğunu anlamak içinse içeri girmek gerekir; bu metin onun için var.

Ama bu analize başlamadan önce bir şeyi kabul etmek gerekiyor. Rust’ı gerçekten anlamak için, bir süreliğine dünyanın okunabilir ve düzenli bir yer olduğu inancından vazgeçmek gerekiyor. Çünkü Rust’ın yaşadığı gerçeklik bu değil. Onun için gerçeklik; anlamsız, acımasız ve kendini sürekli tekrar eden bir döngüden ibaret. Ve en yıkıcı tarafı şu: çoğu yerde yanılmıyor.

Dışarıdan “aslında şöyleydi” demek karakterin iç dünyasını düzleştirir. Bu yüzden bu analiz iki bakışı aynı anda tutmaya çalışacak: Rust’ın inançlarını o inançlar doğruymuş gibi taşıyacak ve aynı anda o inançların nerede çatladığına bakacak. Bu ikisini ayrı ayrı yapmak mümkün değil, çünkü Rust’ta ikisi ayrı değil. Rust’ı Rust yapan şey ne tamamen haklı olması ne tamamen yanılması. Haklı olduğu yerlerle yanıldığı yerlerin aynı zihnin içinde, aynı anda bulunması.

Üç Rust, Bir Anlatı

Dizi Rust’ı üç ayrı zaman katmanında gösteriyor ve arada bir de göstermediği dönem var. Metin boyunca hangi Rust’tan bahsettiğimi belirtmeye çalışacağım, çünkü bu dördü birbirinden ciddi biçimde farklı.

1995
Manastır disiplininde bir adam. Crash’ten yeni çıkmış, bedene geri dönmeye, çizgide yürümeye çalışıyor. Takım elbise, kısa saç, düzen. Cinayet masasının rutinine ihtiyacı var çünkü bu rutin onu hayatta tutuyor. İnsanlarla az temas, çok iş. McConaughey bu dönemi “keşiş gibi” diye tarif ediyor.
2002
Çözülme. Alkol, Maggie gecesi, Marty ile kavga, Tuttle’ın şikâyeti ve uzaklaştırma, istifa. Zırhın en çok çatladığı dönem.
2002–2010
Alaska. Sekiz yıl balıkçı tekneleri ve barlar, kendi deyimiyle “işlevsel ama sarhoş”. Çocukluğunun geçtiği soğuğa geri dönüş. Dizi bu dönemi göstermiyor, yalnızca Rust anlatıyor.
2012
Uzun saç, bıyık, bira, barda çalışan bir adam. Görünüş olarak Crash’e en çok benzediği hâli ama Crash değil. 2010’da Lake Charles cinayeti için Louisiana’ya dönmüş, iki yıldır dosyayı tek başına kovalıyor. Marty’ye neden döndüğünü tek cümleyle söylüyor: “Bir adam borçlarını hatırlar.” Kimseye hesap vermeyen değil, bir borcu ödemeye gelmiş biri. En yıpranmış ve en dürüst hâli.

Burada gözden kaçan kritik bir nokta var: 1995 Rust’ını, 2012 Rust’ının anlatımından izliyoruz. Yani ekranda gördüğümüz o soğuk, kusursuz gözlemci Rust, aslında Rust’ın kendi anlattığı Rust. Ve yalnızca Rust’ın değil; Marty de anlatıyor ve dizi bize görüntüyle bu anlatımların nerede yalan söylediğini gösteriyor. Ledoux baskınını ikisi de bir çatışma olarak anlatır; görüntü Marty’nin infazını ve ikisinin birlikte kurduğu örtbası gösterir. Bu, dizinin en sinsi hamlesi. Rust bize kendi hikâyesini anlatan bir adam ve tek yaptığı iş de zaten insanların kendine anlattığı hikâyeleri çürütmek. Bu yüzden “Rust’ın gözünden bakmak” aynı zamanda Rust’ın neyi sakladığına bakmak demek. Yedinci bölümde buna geri döneceğim.

Bir de şunu baştan söyleyelim: Rust’ı anlamak için önce ne olmadığını anlamak gerekir. Ona “nihilist” demek kolay. İlk bakışta öyle görünüyor, hatta kendisi bile bazen öyle görünüyor. Ama bu etiket hem eksik hem yanıltıcı ve bu metnin üçüncü bölümü büyük ölçüde bunu anlatacak.

Yazarın Notu

Rustin Cohle...

“Neden Rust?” diye soracak olursanız, Rust’ta kendimi görüyorum. Sanki aynaya bakıyorum. Rust, benim olmak istemediğim hâlim. Rust’ı Rust yapan şeyi yaşasam ben de Rust olurmuşum ve bu benim için kaçınılmazmış gibi geliyor. Kimse Rust olmayı istemez. Rust bile Rust olmayı istemez. Ben de istemiyorum. Rust’ı kendimce çözümleyebilirsem; yanıldığı yerleri, yaptığı yanlışları, yapması ve yapmaması gerekenleri, inancındaki doğruları ve yanlışları, içindeki boşlukları çözümleyebilirsem benzer bir durum karşısında Rust olmaktan kurtulabilirim diye düşünüyorum. “Neden Rust?” sorusunun cevabı bu. Çünkü Rust, benim olmak istemediğim hâlim. “Rust’ı çözersem Rust olmaktan kurtulurum” düşüncesinin de bir zırh olduğunu biliyorum. Bilmek yetmiyor ama. Belki de yaptığım analiz benim bir tür cope’umdur ya da lavuğu oyalamanın bir yoludur.

Bu analizi, Rust’ı anlayabildiğim ve kavrayabildiğim kadarıyla hazırladım. Yüzde yüz doğru olduğunu iddia etmiyorum. Söylediklerimi diziden bir sahneye ya da bir repliğe dayandırmaya özen gösterdim ve her alıntının hangi bölümden, hangi yıldan geldiğini yazdım. Referans bulamadığım karanlık noktalarda ise eldeki verilerin izini sürerek mantıksal çıkarımlar yapmaya çalıştım; o yerlerde “bence” dediğimi göreceksiniz.

Bu metin boyunca tek bir şey savunacağım: Rust’ın felsefesi hem gerçekten inandığı bir şey hem de acıyı taşımak için kurduğu bir zırh, ve Rust bunu bilecek kadar dürüst. Asıl büyüklüğü, en emin olduğu anda bile kendinden şüphe edebilmesi ve bu bilgiyle yaşayabilmesi. O zaman aynı şeyi ben de yapmalıyım: “Rust’ı doğru anladım” düşüncesi de zihnimin kurduğu bir hikâye olabilir.

İyi okumalar dilerim.

Yunus Çalışkan


Bölüm I

Kendini Gözlemleyen Adam

Yaşamak Değil, Yaşadığını İzlemek

Rust yaşamayı bir yaşam olarak deneyimlemiyor. Kendini sürekli bir gözlem nesnesine çeviriyor. Onun için o an ne hissettiği önemli değil; o an neden öyle hissettiği önemli. Anı yaşamıyor, anı gözlemliyor.

İnsan bazen kötü hissettiğinde yalnızca kötü hisseder. Rust ise o hissin içine girmek yerine o hisse bakar: “Neden böyle hissediyorum?”, “Bu his hangi fiziksel tepkiye yol açtı?”, “Bu tepki davranışımı nasıl değiştirdi?”, “Ben bu davranışı gerçekten seçtim mi?”, “Yoksa bu davranış sadece programlanışımın sonucu mu?”... Kendisine bir insan gibi değil, incelenen bir fenomen gibi yaklaşıyor. Kendini bir laboratuvar faresi gibi izliyor: korkusunu, öfkesini, nabzını, nefesini...

Bu, yüksek bir öz-farkındalık gibi görünür ama aynı zamanda korkunç bir yalnızlıktır. Çünkü insan kendisini sürekli gözlemlemeye başladığında, kendiliğinden yaşama becerisini kaybeder. Bir duyguyu hissetmek yerine o duygunun nasıl oluştuğunu analiz etmeye başlar. Bir anı yaşamak yerine o anın zihnindeki etkisini inceler. Bir insanı sevmek yerine sevginin davranışları üzerindeki işlevini düşünür.

Rust’ın problemi duygularının olmaması değil. Problemi, duygularını yaşayabilmeden önce onları parçalara ayırması.

Şahdamarı: Duygu Değil, Ölçüm

Dördüncü bölümde Rust, Ginger’ın adamlarıyla bir baskına girmeden hemen önce parmaklarını şahdamarının üzerine koyup nabzını gözlemliyor. Birkaç dakika sonra yeniden Crash olacak. Bu sadece bir detay değil, bir metodolojinin özeti. O an Rust yalnızca heyecanlı değildir; heyecanının bedenindeki karşılığını ölçer. Çoğumuzun “içgüdü” dediği şey Rust için analitik bir süreçtir. “Burada nasıl hissedeceğimi zaten biliyorum. Şimdi vücudum bunu doğruluyor mu?” diye sorar. Ve ölçümü tam da kimliğinin değişeceği eşikte yapıyor olması tesadüf değil; ikinci bölümde buna geleceğim.

Sanki kendi bedeninde yaşayan bir yabancı gibi davranır. Bedeninin olaylara verdiği tepkileri yıllar içinde kataloglamıştır. Nerede ne hissedeceğini bilir. Bu, kendini analiz etme işini abartma hâlinin en somut, en fiziksel örneğidir.

Bilmek, İnanmaktan Öte Bir Şeydir

Rust, kim olduğunu gerçekten bilir. Kim olduğunu bildiğine de bilir. Bilmek, inanmaktan öte bir şeydir. O; inanmaz, bilir. “Böyle biri olduğuma inanıyorum” cümlesi bir hikâye anlatmaktır. Rust hikâye anlatmaz, gözlemler.

“Kim olduğumu biliyorum. Bunca yıldan sonra... kendime karşı bir zafer kazanmışım gibi.”

Rust Cohle · 2. Bölüm · 2012 sorgusu

Bu cümleyi nerede söylediğine dikkat etmek gerekiyor. 2012’de, dedektiflere barın arkasındaki odada yaşadığını, haftanın dört gecesi çalışıp aralarda içtiğini ve onu durduracak kimse olmadığını anlattıktan hemen sonra söylüyor. Yani bir zafer gibi söylediği şey, aslında bir yenilginin envanteri. Ama Rust bunu da biliyor. Kim olduğunu bilmek onu kurtarmıyor; kurtarmadığını bilecek kadar da kendini tanıyor. Ve bu “kim olduğumu biliyorum” ifadesi sadece hayat amacını, inancını ya da nasıl biri olduğunu belirten bir şey değil. Kendi vücudunun olaylar karşısında verdiği tepkilere kadar biliyor ve bunu gözlemliyor. Rust kendini bir kimlik olarak değil, gözlemlenebilir bir sistem olarak görüyor. Kendini tanımaktan çok, kendisinin nasıl çalıştığını biliyor.

Pokerface: Duygusuzluk Değil, Mesafe

Rust’ın pokerface’i duygusuzluktan değil, duygularına mesafe koyabilmesinden doğar. Duyguyu bastırmaz; onu gözlemler. Duygusu yokmuş gibi değil, tam tersine, duygusunu dışarıdan izleyebilecek kadar fazla bilinci var. Bir bakıma benliğinin içinde sürekli ikinci bir bilinç vardır ve bu bilinç, yaşayan Rust’ı izler. Ben bu bilince gözlemci diyorum.

Dizide onu neredeyse hiç gülümserken görmeyiz. Sophia’dan önceki Rust’ı hiç görmüyoruz, ama bence gülümsemeyi kızının ölümünden sonra bırakmış olması yalnızca bir oyunculuk ayrıntısı değil. Rust’ın yüzü, içeride olup bitenlerin dışarıya çıkmasını engelleyen bir duvar hâline gelmiştir. Fakat bu pokerface duygusuzluğun değil, duyguların fazla ağır olmasının sonucudur. Duygularını bastırmaz; onları mühürler. Bu pokerface'lik bir yerden sonra otonom hâle gelmiştir ve Rust'ın yeni normali bu olmuştur artık.

Bunun en sessiz örneği ikinci bölümde. 1995’te, Fontenot’ların evine giderken Rust arabanın camından yol kenarına bakıyor ve orada, terk edilmiş bir benzin istasyonunun önündeki ağacın dibinde, küçük bir kız duruyor. Dizi kim olduğunu söylemiyor ama bence o küçük kız Sophia. Asıl mesele kızın orada olması değil, Rust’ın yüzü. Şaşkınlık yok, heyecan yok, hüzün yok... Hiçbir şey yok. Birkaç saniye bakıyor ve önüne dönüyor. Ölmüş kızını yol kenarında görmek onun için artık olağan bir şey; halüsinasyonlarını yıllar önce kataloglamış ve bu da katalogun bir maddesi. Sonra Marty’ye dönüp tek bir soru soruyor.

“Hayaletlere inanır mısın?”

Rust Cohle · 2. Bölüm · 1995

Soru bir itiraf değil, bir ölçüm. Rust gördüğü şeye inanıp inanmadığını değil, gördüğü şeyin karşısındakinde nasıl bir tepki uyandıracağını merak ediyor. Kendi tepkisini zaten biliyor: yok. Hiçbir tepki yok. Onun normali bu ve bunu kabullenmiş artık.

Bu fark önemli. Rust sakin olduğu için güçlü değildir. Bazen hiçbir şey hissetmediğine inanmak zorunda kaldığı için sakindir. Onun kontrolü sağlıklı bir iç dengeden çok, patlamayı önlemek için kurulmuş bir mekanizmadır. Çoğu insan duygusunu dönüştürür; Rust ise çoğu zaman dönüştürmez, kapatır.

Kendi Zihninin Hem Dedektifi Hem Şüphelisi

Rust kendi düşüncelerinin üstüne o kadar düşünür ki bir noktada kendinden bile şüphe etmeye başlar. Yedinci bölümde, depoda, on yıldır biriktirdiği kanıtların ortasında Marty’ye aklını kaybetmiş olabileceğinin farkında olduğunu söylüyor. Bunu, bulduğu kanıtlar somutlaşmışken söylüyor. Çoğu insan bir şeyi çok iyi bildiğinde kendinden şüphe etmez. Rust tam tersini yapıyor. Hiç emin olduğunuz bir konuda kendinizi sorguladığınız oldu mu? Olduysa kaç kere, bir mi iki mi? Rust için bu, olağan düşünce trafiği.

Burada bir ayrım yapmak gerekiyor, yoksa “Rust inanmaz, bilir” ile “Rust kendinden şüphe eder” çelişiyormuş gibi görünür. Rust mekanizmayı bilir, içerikten şüphe eder. Bedeninin nasıl çalıştığını bilir; gördüklerinin gerçek olup olmadığından şüphe eder. Dizi bunu bir de yapısal olarak yapıyor: 2012’de Rust gerçekten şüpheli. Sorgu odasındaki dedektifler onu Lake Charles cinayetiyle ilişkilendirmeye çalışıyor ve Rust bunu biliyor; oraya dosyaları görmek için giriyor. Kendi zihninin hem dedektifi hem şüphelisi olan adam, dizide de hem dedektif hem şüpheli.

Onu sıradan bir karamsardan ayıran şey de bu. “Ben gerçeği görüyorum” düşüncesinin de insan zihninin kurduğu başka bir hikâye olabileceğini kabul eder. Kendi teorilerine saldırır, motivasyonlarını sorgular, algılarından şüphe eder, gördüklerinin halüsinasyon olup olmadığını düşünür. Gerçek bir fanatik kendi düşüncesinden şüphe etmez; Rust eder. Fanatik kendi düşüncesini savunur, Rust kendi düşüncesinin karşısına geçer.

Bu, dehasının değil dürüstlüğünün ürünü. Ve bir bedeli var: Rust’ın zihninde hiçbir düşünce son hâlini alamaz. Her düşüncenin arkasında başka bir ihtimal, her ihtimalin arkasında başka bir kuşku vardır.

Harita ve Kör Nokta

Rust zihninin bir haritasını çıkarmış, her bir köşesini en ince ayrıntısına kadar biliyor. Ama o harita onu kurtarmıyor; sadece ne kadar kaybolduğunu gösteriyor.

İnsanın kendisini bilmesiyle kendisini kurtarması aynı şey değildir. Rust kendi zihninin haritasını çıkarmıştır; yalnızca o haritanın üzerinde eve giden bir yol bulamamıştır.

Kendini anlamak onu özgürleştirmemiştir. Aksine, ne kadar yakından bakarsa içinde bulunduğu kafesi o kadar net görmüştür. Ve insan kendisini ne kadar dikkatle gözlemlerse gözlemlesin, her zihnin bir kör noktası vardır. Rust’ın kör noktası kendi aydınlığını görememesidir. Bu metnin yedinci bölümü bu kör noktayla başlayacak.

Çizimler ve Bira Kutuları: Zihnin Dışarı Taşması

Rust dava boyunca kapsamlı şemalar, haritalar, bağlantı çizimleri yapıyor. Bu sadece görsel öğrenme değil; bilişsel boşaltma. Zihninin tuttuğu yükü dışarıya aktarma, içindeki yapıyı somutlaştırarak serbest kapasitesini artırma. Düşünce üzerine düşünmenin, yani metakognisyonun fiziksel uzantısı bu. Düşünceleri üzerine düşünmek için önce düşünceleri dışarı çıkarıyor. Yapıyı görmek için yapıdan çıkıyor.

2012 sorgusunda ise elleri bira kutularından küçük adam figürleri yapıyor. Bu detay bence dizinin en sessiz ama en açık göndermelerinden biri. Rust insanları programlarını çalıştıran kuklalar olarak görüyor ve masanın üzerinde kelimenin tam anlamıyla kukla yapıyor. Elleri boş durmuyor çünkü zihni boş durmuyor. Aynı zamanda karşısındaki iki dedektife de bir mesaj bu: seninle konuşurken bile aklımın yalnızca bir kısmı burada.


Bölüm II

Rust’ı Rust Yapan Yıkımlar

Rust varoluşun bir işkence olduğu sonucuna saf bir düşünce süreciyle ulaşmadı. Birbiri üstüne binen yıkımların birikimiyle ulaştı. Zemin çökmeden önce zaten çatlıyordu. Dizinin verdiği sırayla bakalım: Alaska, Sophia, Crash.

Alaska: Zemin Zaten Çatlaktı

Rust’ın çocukluğu karakterini anlamak için kilit taşıdır. Annesi o küçükken gitmiş; Vietnam’dan dönen babası onu Alaska’ya götürmüş. İzole bir ortamda geçen yıllar. Orada doğayla, soğukla ve yalnızlıkla erken tanışmış. Babasıyla anlaşamadıklarını kendisi söylüyor. Rust daha çocukken bile dünyanın sıcak bir yer olmadığını öğrenmiş.

Bu yüzden, ekranda görmesek de, kızının doğumunun onun için bir kırılma noktası olduğunu düşünüyorum. O soğuk dünyada ilk kez gerçek bir sıcaklık hissetmiş. Ve o sıcaklığı kaybedince dünya onun için yeniden buza kesmiş. O günden sonra bir daha asla ısınamamış. 2002’den sonra sekiz yılını yeniden Alaska’da geçirmesi de bence tesadüf değil; çember başladığı yere dönüyor.

Sophia: Merkezdeki Yara

Rust’ı bu noktaya getiren pek çok olay var ama en önemlisi kızının kaybı. Sophia iki yaşındayken evin önünde bir araba çarptı. O olaydan sonra eski Rust’tan eser kalmaz. Evliliği birkaç ay içinde dağılır. Hayat amacını kaybetmiştir. Pesimist ve anti-natalist olması, hakikati gördüğünü düşünmesi de bence bu olaydan sonradır.

Kızının kaybından önce Rust’ın hayatında gelecek fikri vardır. Bir aile, bir ev, bir çocuk, dolayısıyla korunması gereken bir dünya vardır. Kızının ölümüyle birlikte gelecek onun için anlamını kaybeder. Çünkü gelecek artık yaşanacak bir yer değil, kaybedilmiş bir şeydir.

“Doktor hiçbir şey hissetmediğini söyledi. Doğrudan komaya girdi. Sonra o karanlığın içinde bir yerde, daha derin bir karanlığa kaydı. Gitmek için güzel bir yol değil mi? Acısız, mutlu bir çocuk olarak... Bazen kızımı düşünüyorum, nelerden kurtulduğunu. Bazen minnet duyuyorum. Beni babalık günahından kurtardı.”

Rust Cohle · 2. Bölüm · 2012 sorgusu

Kızının ölümüyle ilgili suçluluk duyar; çünkü mantığıyla kalbi arasında bir uçurum vardır. O uçurum, Rust’ın en büyük yarasıdır. Bu monologda “doktor acı çekmediğini söyledi” cümlesini bir teselli olarak değil, bir hakikat olarak söylüyor; hatta minnet duyduğunu söylüyor. Bence tam da bu yüzden bu cümle Rust için bir cope. Cope derken şunu kastediyorum: doğruluğu ikincil olan, asıl işi acıyı taşınabilir kılmak olan bir inanç ya da alışkanlık. Cope’un işleyen hâli budur: inandığın şeyin seni koruduğunu görmezsin. “Bazen” kelimesi ve “güzel bir yol değil mi?” sorusu, koruyan şeyin arkasındaki adamı gösteriyor. Bu, metnin ilerleyen kısmında göreceğimiz cope zincirinin ilk halkasıdır.

Kayıp onu uyuyamayan, sürekli tetikte yaşayan bir adama dönüştürür. “Uyumuyorum, sadece rüya görüyorum,” diyor birinci bölümde. Uyku onun için bir kaçış değil, bir cezadır; bu yüzden bilinçli olarak kaçınır. Alkol, sigara, bazen uyuşturucu. Hepsi o karanlıkla başa çıkmanın, zihindeki gürültüyü bastırmanın yollarıdır. Ama hiçbiri işe yaramaz; sadece onu daha da dibe çeker. İşe yaramayacağını da bilir ama bir gün işe yarayacağını hayal eder. Belki de o günün geleceği hayaliyle içer.

Crash: Kimliğin Bir Kez Tamamen Çözülmesi

Bu noktayı çoğu yorumun bir aksiyon sahnesi olarak geçiştirdiğini düşünüyorum ve bu büyük bir hata. Sophia’dan sonra Rust narkotiğe geçiyor. Orada, bebeğine metamfetamin enjekte eden bir bağımlıyı vuruyor. Savcılık ona iki seçenek sunuyor: hapis ya da derin gizli görev. Rust ikincisini seçiyor ve dört yıl boyunca Crash oluyor. Bir uyuşturucu çetesine sızdığı o dört yılda sadece kimliğini değiştirmedi. Bitirdi. Bir karakteri o kadar tam yaşadı ki dört yılın sonunda hangi Rust’ın gerçek olduğunu söylemek imkânsız hâle geldi. Çıkışı da bir çatışma ve dört ay psikiyatri hastanesi oldu.

Bu, başka birini bu denli etkilemezdi. Ama kim olduğunu bu kadar iyi bilen, öz-gözlemini bu kadar rafine etmiş biri için kimliği yitirmek, ne kaybettiğini de tam olarak bilmek demektir. Yeraltından çıkan Rust, pek çok şeyin sahte olduğunu artık sadece teorik olarak değil, deneyimsel olarak bilen biridir.

Bundan çıktığında kim olduğunu yeniden biliyor, evet. Ama bu bilme artık eskisinden farklı bir şey. Bir kez çözülen kimlik bir daha o özgün güveni taşımıyor. Savunmasızlığını fark etmiş. Metakognisyonunun bu kadar ileri düzeyde olmasının sebebi de bu: kimliği bir kez tamamen dağıldı, o yüzden onu her gün yeniden kontrol ediyor. Kendilik onun için artık varsayılan bir şey değil, her gün doğrulanan bir şey. Dördüncü bölümde Crash’e geri dönmeden hemen önce şahdamarını tutması bu sürecin fiziksel uzantısı.

Bu dönemin bir başka kalıcı mirası daha var: nörolojik hasar. Sinir hasarı, halüsinasyonlar, kendi deyimiyle “psikosferin kokusu”, sinestezi belirtileri, yani bir duyunun başka bir duyuyla karışması. Bunlar onun deli olduğunu göstermez. Aksine, ağır uyuşturucunun ve acının insan zihnini nasıl yeniden şekillendirdiğini gösterir.

Rust’ın monologları akademik değil, kemikten geliyor. Çünkü kemikten gelmektedir. Undercover yılları Sophia’yı hazırlamadı; Sophia undercover yıllarını hazırladı. Kızını kaybeden adam bir bağımlıyı öldürdü, sonra dört yıl boyunca başka biri olmayı seçti. Crash, Rust’ın yas tutamadığı için kendini sildiği dönemdir.

Doğum Günü: Zırhın Çatladığı Gün

Burada güzel bir çelişki var. Rust’ın flat circle inancına göre kızının ölümü her an gerçekleşiyor ve Rust bunu zihinsel olarak her saniye taşıyor. Ama 1995 Rust’ı ayık kalmaya çalışan bir adam ve bunu bir kez, kızının doğum gününde kaybediyor. Birinci bölümde Marty’nin evine sarhoş gelmesinin sebebi bu; 2012’de kendisi söylüyor.

Bu çelişki gibi görünüyor ama değil. Rust’ın bütün yıl boyunca kurduğu şey, o acıyı taşıyabilmek için bir zırh. Dava, felsefe, programlanış; bunların hepsi acıyı yönetilebilir kılıyor, onu işlevsel tutuyor. Takvim o günü işaret ettiğinde ham, insani yas felsefi çerçeveyi kırıyor. O gün Rust sadece bir baba. İçiyor.

Yani o gün içmemek için sebep bulamaması gayet mantıklı. Çünkü o gün tam olarak “sebeplerin” işe yaramadığı gündür. Ve bu, programlanışın bir cope olduğunu doğruluyor: cope çalıştığında Rust ayakta, çalışmadığında içiyor. 2002’de ve 2012’de sürekli içmesi de aynı şeyi söylüyor: zırh bir gün için değil, kalıcı olarak çatladığında Rust ne yapıyorsa onu.

Anlam Aramanın Kendisini Sorgulamak

İnsan bir şey kaybettiğinde genellikle anlam arayışına girer. Dine, felsefeye, başka insanlara, bir şeye. Rust tam tersini yaptı. Kızını kaybetmek ona şunu gösterdi: anlam aramanın kendisi de bir yanılsamadan ibaret. Anlam, acıyı katlanılır kılmak için ürettiğimiz bir savunma mekanizması.

Bu yüzden acıyı açıklamak yerine taşır. Ona bir hikâye uydurmak yerine doğrudan bakar. Onun yasının içinde teselli değil, çıplaklık vardır. Kayıp, dünyaya bakışını değiştirmiş; onu yalnızca acı çeken değil, acının kendisine dair bütün açıklamalardan şüphe eden birine dönüştürmüştür.

Ama burada dikkat edilmesi gereken bir şey var. Kızının ölümünü doğrudan yaşayamayan Rust, onu kozmik bir teoriye dönüştürür. Bu, acısını azaltmaz ama ona bir biçim verir. Çünkü anlamsız ve kişisel bir felaketle yaşamak yerine, o felaketi insanlık ve varoluş hakkında genel bir düşüncenin parçası hâline getirir.

Rust’ın felsefesi bir hakikat arayışı olduğu kadar, aynı zamanda bir yas tutma biçimidir.


Bölüm III

Zemin: Rust’ın Felsefesi

Etiket Meselesi: Nihilist mi, Pesimist mi?

Dizide Rust nihilist olarak etiketlenir ama bu tam doğru değil. Etiketi ilk reddeden de ben değilim, Rust’ın kendisi.

“Kendimi realist sayıyorum, tamam mı? Ama felsefi terimlerle söylersek, pesimist denen şeyim.”
— “Bu ne demek?”
— “Partilerde kötüyüm demek.”

Rust Cohle · Marty Hart · 1. Bölüm · 1995

Nihilizm tek bir şey değil, en az üç şey. Varoluşsal nihilizm evrensel bir anlamın olmadığını söyler; Rust buna evet der. Ahlâkî nihilizm değerlerin de olmadığını söyler; Rust buna hayır der. Rust’ın kötülüğü ne kadar net gördüğünü, çocuklara yapılan şeylere nasıl tepki verdiğini izledik. Ahlâk kodu var, hem de sert bir kodu. Ama bu kodu evrenden değil, yalnızca kendinden çıkarıyor. Epistemik nihilizm bilginin mümkün olmadığını söyler; Rust buna da hayır der, bilgiye tutkuyla bağlıdır, bütün hayatı bilmek üzerine kurulu. Üç sorudan ikisine hayır diyen birine nihilist demek yanlış olur.

Nihilizm aslında rahat bir şeydir. Her şey anlamsızsa sorumluluk da yok, çaba da yok. Git yat. Rust böyle yaşamıyor. Her gün kalkar, her gün davayı sürdürür. Rust, hayat boş ise çabalamanın ne anlamı var diye düşünmez. “Hâlâ hayattayım ve bir şeyler yapmalıyım” diye düşünür.

Daha doğru bir etiket pesimist antinatalizm olurdu. Peki absürdist mi? Bir yere kadar evet, ama bunu kabul etmek kendi anlam inşasını da kabul etmek demek ve Rust bunu kaldıramıyor. Absürdizm, anlamsız bir evrende anlamsızlığı kabul edip yine de isyan eden figürdür; Camus bu figüre Sisifos der ve onu mutlu hayal etmemizi ister. Rust isyan ediyor ama isyanın bir anlam ürettiğini kabul etmeye yanaşmıyor. Sisifos meselesine bu bölümün sonunda döneceğim.

Felsefi Soy: Dört İsim, Bir Adam

Burada iki düzeyi ayırmak gerekiyor. Yazar düzeyinde: Nic Pizzolatto, Rust’ın monologlarının büyük kısmını Thomas Ligotti’nin The Conspiracy Against the Human Race’inden almış, yer yer kelimesi kelimesine; bu yüzden intihal suçlamasıyla karşılaştı ve Wall Street Journal’a verdiği röportajda okuduklarını kendisi saydı: Ligotti, Cioran, Thacker, Brassier, Benatar. Karakter düzeyinde: Rust bunları kitaptan öğrenmemiştir. 1995 dairesinde kitap yok. Undercover yıllarda, uyuşturucunun ve şiddetin içinde, kendinin kim olduğunu yitirerek deneyimsel olarak varmıştır bu noktaya. Dizinin başarısı, ödünç alınmış bir felsefeyi kemikten gelen bir sese dönüştürmesidir.

Ligotti’nin tezi şu: bilinç acının mekanizmasıdır; insanlar kör programlar çalıştıran kuklalardır; iyimserlik netlik değil, bir bozukluktur.

“İnsan bilincinin evrimde trajik bir yanlış adım olduğunu düşünüyorum. Fazla öz-farkındalık edindik. Doğa, kendi içinde doğadan ayrı bir şey yarattı. Doğal yasaya göre var olmaması gereken varlıklarız.”

Rust Cohle · 1. Bölüm · 1995

Ama Rust’ı Ligotti’ye indirgemek yetmez. Arkada üç isim daha var.

Schopenhauer
Her şeyin altında kör, amaçsız, doyumsuz bir irade yatar. Hayatta kalmak için var olmak. Yaşamak, iradenin seni kullanmasına izin vermektir. Bu çerçeve Rust’ın anti-natalizminin asıl omurgasıdır.
Zapffe
“Son Mesih” (1933): bilinç, doğanın bir türe fazla verdiği şeydir; insan bu fazlalığı taşıyamaz ve onu bastırmak için dört yol bulur: kendini izole etmek, bir şeye demirlemek, dikkatini dağıtmak, acıyı sanata çevirmek. Ligotti’nin kitabı bu denemeye adanmıştır ve “bilinç trajik bir hatadır” fikri buradan gelir. Yedinci bölümde Rust’ın cope’larını sıralayacağım; Zapffe onlara başka adlar veriyor.
Benatar
Asimetri argümanı. Acı kötüdür, haz iyidir. Ama olmama durumu ne iyidir ne kötü, çünkü onu hissedecek biri yoktur. Dolayısıyla var olmak her zaman zarardır; var olmamak ise hiçbir şeyi kaçırmamaktır.
Ligotti
Bilinç doğanın trajik hatasıdır. Doğa içinde kör bir güç vardır; bir noktada bu gücün içinden, o güçten haberdar olan bir varlık çıkar. Bu varlık acı çekmeye mahkûmdur, çünkü kendi varoluşunun anlamsızlığını görecek kadar zekidir.

Rust’ın en sert repliği bu soyun tamamından çıkıyor: türümüzün yapabileceği en şerefli şey, programlanışımızı reddetmek, üremekten vazgeçmek ve el ele tutuşarak yok oluşa yürümektir; son bir gece yarısı, kötü bir anlaşmadan çekilen kardeşler. Dil Zapffe’nin ve Ligotti’nin dili; Benatar’ın asimetri argümanı ise Rust’ın vardığı sonucun felsefi savunması. Bu bir provokasyon değil. Rust bunu gerçekten inanarak söylüyor. Bilinç onun için bir lütuf değil, lanetlenmişliğin kendisidir. Ve bu kadar farkındalık bir insan için lütuf değil, düpedüz lanettir. Rust da bunun farkında.

Programlanış: Hem Gerçek İnanç Hem Zırh

Rust neden intihar etmiyor? Cevabı çok karakteristik.

“O hâlde sabahları yataktan kalkmanın ne anlamı var?”
— “Kendime tanıklık ettiğimi söylüyorum. Ama gerçek cevap şu ki, bu açıkça benim programlanışımdan kaynaklanıyor. Ve intihar edecek bünyeye sahip değilim.”

Marty Hart · Rust Cohle · 1. Bölüm · 1995

“Hayata bağlayan şeyler var” demiyor. “Korkuyorum” demiyor. “Programlanışıma ters” diyor. Bu cümle aynı anda iki şey yapıyor.

Birincisi, Rust’ın gerçek inancı. Kendini evrimsel bir mekanizmanın çıktısı olarak görüyor. İntihar etmemek de dahil her şeyi bu çerçeveye oturtabiliyor. Kendi ifadesiyle biz, bir benliğe sahip olma yanılsaması altında çalışan şeyleriz; duyusal deneyim ve hissin bir salgısıyız, herkesin biri olduğuna dair tam bir güvenle programlanmış hâlde, oysa aslında herkes hiç kimsedir.

İkincisi, bir savunma mekanizması. Rust’ın felsefi çerçevesinin tamamı, acıyı taşınabilir kılmak için kurulmuş bir zırh. Bunu nereden biliyoruz? Çelişkilerin Rust’ı rahatsız etmemesinden. Bu saf bir inanç olsaydı, programlanışına ters davrandığı her yerde, yaşamayı hak etmediğini düşündüğü her anda bir açıklama arardı. Aramıyor. Çünkü çerçevenin işi doğru olmak değil, taşımak.

Yani felsefi pozisyon hem gerçek hem cope. İkisi aynı anda. Yazarın Notu’nda söylediğim şey tam olarak burası ve Rust’la ilgili neredeyse her çelişki buradan çözülüyor.

Zaman Düz Bir Çemberdir: Ledoux’dan Rust’a

Bu cümleyi dizide ilk söyleyen Rust değil.

“Seni rüyamda gördüm. Şimdi benimle Carcosa’dasın. ... Bunu yine yapacaksın. Zaman düz bir çemberdir.”

Reggie Ledoux · 5. Bölüm · 1995

“Birisi bana bir zamanlar zamanın düz bir çember olduğunu söylemişti. Yaptığımız her şeyi ve yapacağımız her şeyi, tekrar tekrar tekrar yapacağız. Sonsuz olarak.”

Rust Cohle · 5. Bölüm · 2012 sorgusu

Reggie Ledoux bunu Marty onu vurmadan birkaç dakika önce, ellerinde kelepçe, Rust’a bakarak söylüyor; aynı nefeste Carcosa’yı ve kara yıldızları anıyor. On yedi yıl sonra Rust aynı cümleyi sorgu odasında tekrar ediyor ve dürüst davranıp kaynağını da söylüyor. Bu üç şeyi değiştiriyor. Rust en sert kozmolojisini bir kitaptan değil, bir çocuk istismarcısından almış. O kozmoloji, dizinin kötülük mitolojisiyle aynı dile ait. Ve Rust bunu on yedi yıl taşımış. Yedinci bölümde “karanlığa uzun süre bakarsan karanlığın parçası olursun” diyeceğim; en somut kanıtı bu: Rust, Ledoux’nun cümlesini kendi hakikati yapmış.

Bu sahne çoğu zaman poetik bir karamsarlık olarak okunuyor. Fizik olarak okumak da mümkün; blok evren, yani eternalizm fikrinin popüler yorumudur bu. Ama bence asıl önemli olan ne şiir ne fizik. Sophia her zaman ölmektedir. Rust her zaman o kamyon sesini duymaktadır. Bunu anlayan birinin yası bitmez. Çünkü kayıp bir geçmiş olayı değil, mevcut gerçekliğin sabit bir katmanıdır. Yas tutacak bir bitiş yoktur, çünkü olay geçmemiştir; sadece bilinç ona artık doğrudan bakmıyordur. Flat circle bir düşünce egzersizi değil, Rust’ın yas tutamamasının kozmolojik zeminidir.

Ve bu kozmoloji aynı zamanda bir savunma mekanizmasıdır. Bunu söylemek onu küçümsemek değil. Eğer evren anlamsızsa, Sophia’nın ölümü kozmik bir haksızlık değil, sadece fiziktir. Suçlanacak kimse yoktur. Öfkenin yöneleceği bir yer yoktur. Acı taşınabilir hâle gelir. Rust bu çerçeveyi hakikat olarak inşa etmiştir ve büyük ihtimalle içtenlikle de öyle inanmaktadır. Ama aynı zamanda onu, ihtiyaç duyduğu anda ihtiyaç duyduğu biçimde bulmuştur; bir katilin ağzından.

Heykel ve Ray

Rust’ın kozmolojisi iki fikri kaynaştırıyor ve ikisini ayırmak gerekiyor. Birincisi: zaman bir heykeldir. Geçmiş, şimdi ve gelecek aynı anda vardır; dördüncü boyuttan bakabilsek uzay-zamanı tek bir yontu gibi görürdük, madde şimdiye kadar bulunduğu her yerde aynı anda. Bu, eternalizm. İkincisi: bilinç bu heykelin üzerinde bir ray gibi döner. Aynı hayata yeniden doğarsın, her şey tekrar eder. Bu, bengi dönüş. Rust beşinci bölümde ikisini aynı monologda söylüyor: heykel ve raydaki vagon. “Ölüm, zamanı yarattı; öldüreceği şeyleri büyütmek için” cümlesi de aynı monologdan. Birincisi yasın bitmemesini açıklıyor, ikincisi kapanı. Kaçış yok, sadece dairenin üzerinde yürümek var. Ama yine de yürüyor. Çünkü duracak olursa, o daire onu yutacak.

Nietzsche’nin Aynı Fikri, Rust’ın Ters Sonucu

Nietzsche yalnızca ikinci fikri, bengi dönüşü söyledi ve onu bir evet demek için kullandı: eğer her şey sonsuza kadar tekrar edecekse, şu an yaşadığın hayatı öyle yaşa ki sonsuza kadar yaşamak isteyesin. Varoluşu tasdik eden bir araç.

Rust aynı fikri alıyor ve tersine çeviriyor. Her şey zaten oldu ve tekrar olacak. Çıkış yok, değişim yok, kurtuluş yok. Nietzsche için sonsuz geri dönüş bir motivasyon aracıydı; Rust için bir lanet belgesidir.

Aynı konsept, yaşamayı seven biriyle Rust’ı nasıl bu kadar farklı sonuçlara götürebiliyor? Çünkü öncülün aynı olması, sonucun aynı olmasını gerektirmiyor. Bu tek cümle Rust’ın dünya görüşünü özetliyor.

Sisifos: Ama Camus’nün Mutlu Hayal Ettiği Değil

Rust’ı Sisifos’a benzetmek doğru bir tespit ama eksik bırakılırsa yanıltıcı. Önce kayanın ne olduğunu söylemek gerekiyor, çünkü Rust’ın kayası tek bir şey değil. Zaman: her şey tekrar eder. Kötülük: yakaladığı her kötünün yerine bir yenisi gelir. Vicdan: kızını kurtaramamış olmak. Üçünü aynı anda taşıyor. Camus, Sisifos’u mutlu hayal etmemizi ister. Neden? Çünkü Camus’ya göre anlamsız bir dünyaya karşı insanın isyanı başlı başına anlam üretir. Sisifos kayayı yuvarlar, geri döneceğini bilir, ama o yürüyüşte özgürdür. Kendi trajedisinin efendisidir ve bu ona yeter. Kader değil, tercih.

Rust için bu yetmez. Rust için yaratılan anlam da yalnızca bir illüzyondur. Anlamsız bir dünyaya isyan etmek de anlamsızdır. Rust için seçim de bir yanılsamadır: kayayı taşıyorsun çünkü başka türlü olamazsın. İrade de, seçim de, anlam da zihnin ürettiği kurgu.

Burada bir şeyi açıkça söylemem gerekiyor. Rust seçimi bir yanılsama sayar; ben yine de bu metinde “seçti” diyeceğim. Çünkü dışarıdan bakan için bu bir seçimdir ve Rust’ın kendi seçimlerini görememesi, yedinci bölümde anlatacağım kör noktasının bir parçası.

Buna rağmen Rust kayayı taşıyor. Sisifos nasıl o kayayı zirveye ulaştıramayacağını biliyorsa, Rust da ne kadar kötüyü yakalarsa yakalasın kötülerin bitmeyeceğini biliyordur. Sonunda ölüm olduğunu ve karanlığa karışacağını bile bile yaşamaya devam eder. Cevap bulamayacağını bile bile soruları taşır.

Bu cesaretten gelmiyor. Cesaret risk hesabı yapar. Bu, hesap yapmaktan vazgeçip taşımaya devam etmekten geliyor.

Mutlu olup olmaması önemli değil. Sadece gitmesi önemli ve gidiyor. Bedeninin pes edeceği yere kadar. Bedeni pes etmeden ruhunun pes etmesi anlamsızdır. Bedeni pes etmemişse bu hâlâ çabalamaya değer olduğunu gösterir, o da hâlâ çabalar.

İşte Rust’ı Sisifos’a benzetmemin nedeni bu. İkisi de aynı. Sadece Camus’nün Sisifos’u mutlu olarak devam etmeyi seçiyor, Rust ise mutlu olmasa bile devam etmeyi. Ve bu, mutluluktan çok daha büyük bir şey.

Anlam Değil, Yeterli Sebep

Böyle bir düşünce sistemi insanı kolayca eylemsizliğe sürükleyebilir. Fakat Rust’ın cevabı hiçbir zaman tam olarak teslimiyet değildir. Onu ayakta tutan şey anlam değil, uğraşmaya değer bir şey yapmaktır.

“Hayat, bir şeyde iyi olmaya ancak yetecek kadar uzun. O yüzden neyde iyi olduğuna dikkat et.”

Rust Cohle · 7. Bölüm · 2012

Birini kurtarmak. Bir katili yakalamak. Bir gerçeği ortaya çıkarmak. Bir şeyin peşinden gitmek. Rust’ın ihtiyacı evrenin neden var olduğunu bilmek değil; sabah kalkmak için yeterli bir neden bulmak. Bu bir anlam değil, Rust için anlam olamazdı zaten. Bu sadece yeterli bir sebep. Ve bu ikisi arasındaki fark her şey.

Burada amaç ile görev arasındaki farkı ayırmak gerekiyor. Amaç insanı geleceğe bağlar; görev insanı bugüne zorlar. Rust geleceğe inanmaz, fakat bugünün işini yapar. Onu hayatta tutan şey umut değil, zorunluluktur.

Dosyalar, haritalar, fotoğraflar, semboller ve yıllar boyunca takip ettiği bağlantılar onun zihnini ayakta tutar. Davayı çözmek sadece bir meslek görevi değildir. Rust için dava, kendisini intihardan uzak tutan bir ritüeldir. McConaughey’nin Rolling Stone’a 1995 Rust’ı için söyledikleri tam olarak bunu anlatır: bedene geri dönmeye çalışan, yıllarca Crash olduktan sonra çizgide yürümeye çalışan, keşiş gibi bir adam. Onda mekanik bir taraf var. Cinayet masasının düzenine ihtiyacı var. Hayatta kalabilmek için davaya ihtiyacı var. Birincisi bu işte çok iyi olduğu için, ikincisi de bu onu kendini öldürmekten alıkoyacağı için.

Bu yüzden Rust’ın pesimizmi boşluğa düşmek değildir; boşluğun içinde yürümektir.

“Hiçbir şeyin anlamı yoksa hiçbir şeyin önemi yoktur” demez. Daha zor bir yerde durur: belki evrensel bir anlam yoktur, ama yine de yapılması gereken şeyler vardır. Bir insanın hayatını kurtarmak için evrenin buna bir anlam yüklemesi gerekmez. Bir kötülüğü durdurmak için kozmik bir gerekçeye ihtiyaç yoktur. Bazen doğru olanı yapmak, yalnızca doğru olduğu için yeterlidir.


Bölüm IV

Kod: Rust’ın Ahlâkı ve Çocuklar

Evrenden Değil, Kendinden Çıkarılmış Bir Ahlâk

Rust çoğu zaman ahlâksız veya ahlâk ötesi biri gibi görülür. Oysa Rust son derece ahlâklı bir karakterdir; sadece ahlâkını din, toplum veya saygınlık üzerinden kurmaz. Onun ahlâkı, insanların ne söylediğine değil, ne yaptığına ve neden yaptığına bakar.

“Bir insanı düzgün tutan tek şey ilahi bir ödül beklentisiyse, kardeşim, o insan bir pisliktir.”

Rust Cohle · 3. Bölüm · 1995, çadır vaazı

Çünkü birinin yalnızca cezalandırılmaktan korktuğu için iyi davranması, Rust’a göre gerçek iyilik değildir. Rust’ın ahlâkı dışarıdan gelen bir emre değil, içeriden gelen sorumluluğa dayanır. Üçüncü bölümün sonunda söylediğim şey bu: doğru olanı yapmak, doğru olduğu için yeterlidir.

Bu nedenle yozlaşmış polislerden, dinî otoriteyi kötüye kullanan insanlardan ve kendilerini iyi göstererek kötülük yapanlardan nefret eder. Rust’ın asıl düşmanı yalnızca katiller değildir; kötülüğü kutsal, kurumsal veya saygın bir görüntünün arkasına saklayanlardır. Onun için gerçek kötülük, yalnızca zarar vermek değil; verdiği zararı anlamlandırıp meşrulaştırmaktır.

Rust için ne dış görünüş önemliydi ne övgü ne saygınlık. Sadece yapması gerekeni yapması önemliydi. Marcus Aurelius’un o sorusu tam olarak Rust’a yakışıyor: “Zümrüt çirkinleşir mi övgüler düzülmezse?” Bütün bu çabalarını övgü almak, terfi almak ya da yüksek paralar kazanmak için yapmaz.

Rust’ın en önemli ahlâki özelliği, kendisini de bu yargının dışında tutmamasıdır. Kendini kahraman olarak görmez. Kirli işlere bulaşmıştır, uyuşturucu kullanmıştır, insanları manipüle etmiştir ve kendi karanlığının farkındadır. Fakat bu farkındalık onu otomatik olarak iyi biri yapmaz. Rust’ın kendini bilmesi, kendini affettiği anlamına gelmez. Kendisi hakkında verdiği hüküm de başkaları hakkında verdiği kadar acımasızdır.

“Dünyanın kötü adamlara ihtiyacı var. Öteki kötü adamları kapıdan uzak tutarız.”

Rust Cohle · 3. Bölüm · 1995

Bunu derken aslında kötülüğü savunmaz; kendi karanlığını savunur. Kötü insanların varlığını kabul eder ve onların başka kötü insanları kapıdan uzak tutmak için kullanılabileceğini söyler. Bu bakış açısı romantik değildir. Rust kahramanların dünyayı kurtaracağına inanmaz. Sadece kapıya dayanan kötülüğü bazen daha az kötü olanların durdurabildiğini bilir.

Rust’ın ahlâkı şöyle özetlenebilir: Evrenin adil olması gerekmez; ama insanın elinden geldiğince adaletsizliği azaltması gerekir.

Ve işte Rust’ın en büyük çelişkisi burada: insan hayatının kozmik ölçekte anlamsız olduğuna inanırken, tek tek insanların acılarını son derece ciddiye alır. Yerde yatan tek bir beden, kayıp tek bir çocuk, zarar görmüş tek bir insan onun için dayanılmazdır. Evrenin umurunda olmayan şey, Rust’ın umurundadır.

İtiraf Aldırma: Rust’ın Asıl Silahı

Rust bir odaya girdiğinde beş saniye içinde o odanın dinamiğini okur. İnsanların maskelerini görmez; maskelerin altındaki korkuyu görür. Bu, performans yapmayı reddetmesiyle doğrudan bağlantılı. Gerçek olanı ayırt edebilmesi için kendisinin gerçek olması gerekiyor.

Kendi anlattığı kadarıyla mesele basit: herkes kendisinde bir sorun olduğunu bilir, sadece ne olduğunu bilmez. Herkes itiraf etmek ister. Rust sadece söyletir. Bu yüzden dizide sorgu odası Rust için bir üstünlük alanıdır; oradaki tek gerçek silahı sabrı ve insanı okuma kapasitesidir.

Ama burada merhamet aramayın. 2002’de, altıncı bölümde, üç bebeğini öldüren bir anneden itiraf alıyor ve ona şunu söylüyor: “Gazeteler sana sert davranacak. Hapishane de çocuklara zarar verenlere çok, çok sert davranır. Fırsat bulursan kendini öldürmelisin.” Bu cümle Rust’ın ahlâkının terapötik olmadığını gösterir. Rust affetmez, iyileştirmez, anlamaya çalışmaz. Sadece hakikati alır ve karşısındakine hakikatin ağırlığını bırakır. Ama daha fazlasını da gösterir: kendi kızını kaybeden adam, kızlarını öldüren kadına ölümü öneriyor. Bu sahne bölümün geri kalanının, yani çocukların, tam ortasında duruyor.

Kodun Karanlık Yüzü

Bu kodu idealize etmemek gerekiyor. 1995’te Rust kanıt odasından kokain çalıyor, koluna sahte iğne izleri yapıyor ve bir motosiklet çetesiyle silahlı bir baskına giriyor; hepsi Ledoux’ya ulaşmak için. Ledoux’yu bulduklarında Marty onu kelepçeliyken kafasından vuruyor ve Rust tek kelime etmeden çatışma sahnesi kurmaya başlıyor. Yıllar sonra ikisi de bunu bir çatışma olarak anlatıyor. Bir çocuğu kurtarmak ve bir çocuk katilini öldürmek, Rust’ın kodunda meşru. Yalan söylemekse değil; ama o gün söylüyor.

Bunu şöyle okuyorum: Rust’ın kodu yasaya değil, kendi hakikat hiyerarşisine bağlı. Çocuklar en üstte. Onların altında kalan her şey, yasa ve kendi dürüstlüğü dahil, gerekirse feda edilebilir. Kod gerçek, ama temiz değil. “Kirli işlere bulaşmıştır” derken kastettiğim tam olarak bu ve Rust bunu kendisi hakkında verdiği hükme dahil ediyor.

Anti-Natalizm: Doğmak Rızasız Bir Karardır

Rust anti-natalisttir, yani doğum karşıtı. Bence bu anti-natalistlik kızının ölümünden sonra oluşmuştur. Rust’ın düşüncesine göre bu dünyada acı vardır ve her doğan insan bu acıyı anlamlandırma ve hissetme özelliği taşır. Acının olduğu bir dünyaya bir birey getirmek, o bireye yapılan bir haksızlıktır. Bir birey getirmemek ise, acı hissedecek kimse olmayacağı için, olması gereken durumdur.

Onun gözünde doğmak, bir seçimin sonucu değil; başkasının verdiği rızasız bir karardır. Bir insanı hayata getirmek, onu acıyla tanıştırmaktır. Ve bu hesap, hiçbir mutlulukla kapatılamayacak kadar derin bir açık bırakır.

Bu düşünce elbette objektif bir hakikat olarak sunulamaz. Rust’ın felsefesi, yasının düşünceye çevrilmiş hâlidir. Rust kızını dünyaya getirdiği ve onu kaybettiği için böyle bir düşünceye kapılmıştır. Acı çeken kızı değil, o; anti-natalizmi kızının acısından değil, kendi acısından çıkarıyor. Bu, argümanı geçersiz kılmaz ama nereden geldiğini gösterir.

Çocuklar: Rust’ın ve Marty’nin Tek Ortak Zaafı

Rust, kayıp ve zarar görmüş her çocukta kendi çocuğunu görür. Çocukları; acının hüküm sürdüğü bir dünyaya kendi rızaları olmadan getirilmiş masum varlıklar olarak görür. Bu masum varlıklara üzülür ve onları korumak ister. Zaafı olduğu nadir konulardan biridir ve davaya bu kadar takıntılı olmasının sebebi de budur.

Her kayıp çocuk vakasında kendi kızını görür; her kapanmayan dosya, kendi yarasının bir yansımasıdır. Rust, çocukları kurtararak kendi kızının acısının hafifleyeceğini hayal eder. Yedinci bölümde depoda bulduğu kaydı Marty’ye izletiyor ama kendisi izleyemiyor; o kadar.

Marty’nin de tek zaafı bu ve dizi bunu tek bir sahneyle gösteriyor. Beşinci bölümde Ledoux’nun karavanına giriyor, içerideki iki çocuğu görüyor, dışarı çıkıyor ve elleri kelepçeli adamı kafasından vuruyor. Marty’nin hayatındaki başka hiçbir şey onu böyle bir şeye itmiyor; ne Maggie, ne kendi kızları, ne Rust. İkisini birbirine bağlayan tek zaaf, ikisinin de tereddütsüz aynı şeyi yaptığı tek an bu.

Bu yüzden Rust polisliği bir meslek olarak değil, varoluşsal bir zorunluluk olarak görür. Çözülmemiş davalara takıntılıdır, yıllarca aynı dosyayı kurcalar. Çünkü adalet, onun için karanlığa karşı verilen tek anlamlı savaştır. Belki de kızını kurtaramamış olmanın telafisidir.

Ve kurbanlara bu kadar bağlanmasının bir sebebi daha var: onlar seslerini kaybetmiş insanlar. Rust ise sesini asla kaybetmemek için her şeyini yitirmiş biri. Orada bir ayna var.

Çarmıh, Mobilyasız Ev ve Kendini Mahrum Bırakmak

Rust’ın evindeki haç işareti de benzer bir nedendendir. Ama nasıl açıkladığına dikkat etmek gerekiyor.

“Bir tür meditasyon. Bahçedeki o anı düşünüyorum. Kendi çarmıha gerilişine izin verme fikrini.”

Rust Cohle · 1. Bölüm · 1995

Rust “kendimi çarmıha gerilmiş hayal ediyorum” demiyor. Getsemani bahçesindeki an, acıyı kabul etme anıdır; bir işkence tasavvuru değil, bir karar. Rust her sabah bunu düşünüyor. Bence mobilyasız ev, uykusuzluk, dava, hepsi aynı kararın günlük biçimleri: cezayı kabul etmek. Vicdanını rahatlatmayı hedeflemiyor; hiçbir zaman rahatlatamayacağını bilir. Aynı Sisifos’un kayayı yukarı iterken ne kadar çabalarsa çabalasın zirveye ulaşamayacağını bilmesi gibi. Maggie gecesinden sonra Marty’nin yumruklarını büyük ölçüde karşılıksız bırakması da öyle; beşinci bölümde buna geleceğim. Rust konuşarak değil, cezayı kabul ederek dürüst oluyor. Çarmıh bunun meditasyonu.

Kendini hiçbir zaman gerçekten çarmıha germez. Bunun yerine yaşamayı reddeder ve kendini pek çok şeyden mahrum bırakır. Minimalist bir daire, neredeyse hiç mobilya yok. Bira var, sigara var. Uyku yerine düşünce. Kendisine yatırım yapmamak, çünkü yatırım yapılacak bir gelecek görmüyor. Yaşamayı hak etmediğini düşünür ki bu bile kendi deyimiyle programlanışına terstir. Bu çelişki onu rahatsız etmiyor; üçüncü bölümde söylediğim gibi, çerçevenin işi doğru olmak değil, taşımak.

Bu asketizm Stoacıların asketizmine yüzeysel olarak benzer. Stoacılar da dışsal şeylere bağlanmamayı öğretir; Rust da duygularını belli etmemesi ve mantığını duygularının önüne koyması yönüyle onlara benzer. Ama Stoacılar bunu iç huzuru bulmak için yapar ve evrenin akıllı bir düzeni olduğuna inanır. Rust için ne iç huzur diye bir hedef vardır ne de evrende bir düzen. Sadece gereksiz şeyleri taşımak istemez, çünkü zaten taşıdığı yük yeterince ağırdır.


Bölüm V

Bağlar: Ütopya, Maggie, Marty

Rust’ın Ütopyası ve Neden Ulaşamadığı

Rust için Marty’nin ailesi tam bir ütopya. Rust’ın hayal ettiği o aile. Bunu iki sahneden anlayabiliyoruz ve ikisinin arasında yedi yıl var. Birincisi 1995: Rust kızının doğum gününde Marty’nin evine sarhoş geliyor. Marty ona sahte bir telefon çağrısıyla çıkış veriyor; Rust çıkışı kullanmıyor, masaya dönüyor ve sohbete katılıyor. İkincisi 2002: Marty evde yokken Rust gidip çimlerini biçiyor. Marty’nin tepkisi tek cümle: “Çimimi biçme.”

Birinci sahne bence dizinin en sessiz sahnelerinden biri. Rust o gece kaybettiği kızının doğum gününde, başkasının masasında, başkasının kızlarıyla oturuyor. Kalmayı seçmesi ortamı kastetmiyor. Bir aile olmanın, hep beraber oturup akşam yemeği yemenin, çocuklarla birlikte olmanın verdiği huzurdan bahsediyor. Rust her zaman böyle bir aile ortamının hayalini kurmuştu.

Ama burada Maggie’ye eş veya çocuklarına babalık yapma gibi bir amaç yok. Marty ile Maggie’nin ayrılığında onları barıştırmak için ya da ayırmak için herhangi bir çaba sarf etmiyor; dördüncü bölümde Marty’nin isteğiyle Maggie’yle konuşuyor, o kadar. Gözlemci rolünde sadece. Marty yokken evine gittiğinde de gözlemci rolünde. Hayalindeki o aile ortamını gözlemliyor. Kendisinin eşiyle ve çocuklarıyla olmasını istediği o ortamı.

Rust, çoğu şeyde olduğu gibi aile kurmaktan da kendini soyutluyor. Bir aile kurmayı hak etmediğini düşünüyor. Sevilmeyi veya bir ailenin sıcaklığını hak etmediğine, onun yerinin o odunsu, karanlık oda olduğuna kendini inandırmış. Laurie ile 1995’ten sonra bir süre görüştü; belki o ilişkide de kafasındaki o ütopya aileyi düşünüyordu ama bunu gerçekleştiremeyeceğini anladı. 2002’ye gelindiğinde Laurie yoktu.

Rust’ın kızı, ciddi mânâda onun her şeyiydi. Rust kızını kaybettiğinde sadece kızını kaybetmedi; hayattaki her şeyini kaybetti. Bazı insanlar sadece çocukları için yaşar. Rust da onlardan biriydi.

Rust yalnızlığı seçer ama yalnızlıktan acı çeker. Bu ikisi aynı anda var. İnsanlara bağlanma kapasitesi yok değil; tam tersine, çok derin bir kapasitesi var. Sadece kapattı bunu. Bu kapıyı kapatan yalnızca Rust değil, hayat da kapattı. Kızının kaybı, undercover dönemi, evliliğinin dağılması, Marty meselesi; her biri bu kapıya bir kilit daha ekledi. Ama kilitleri her gün yeniden kontrol eden Rust.

Yakınlık, iki insanın ortak bir hikâyeyi birlikte taşımasını gerektirir. Rust ise hikâyenin kendisini reddediyor. Bu yüzden Laurie ile olan ilişkisi de yürümüyor. Rust orada yalan söylemiyor, sadece ulaşılabilir değil. Bir insana kendini açmak, bir anlatıyı kabul etmek demek ve Rust bunu yapamıyor.

Rust’ı izlerken bu kapıyı göremezsiniz ama hissedersiniz. İkinci bölümde arabada Marty ona kızı hakkında konuşmak isteyip istemediğini soruyor; Rust bir saniye duruyor, sanki bir şey söyleyecekmiş gibi, sonra geçiyor. O saniye bu kapıdır.

Ve bu kontrolün altında bir şey daha var: seçimlerini sadece kendi isteğine göre yapmıyor, acıdan kaçmak için de yapmıyor. Doğru olduğuna inandığı için yapıyor. Sonunda acı da olsa, ıstırap da olsa o seçimi yapıyor.

Maggie Gecesi

2002’de, Rust’ın yine dava üstünde çalıştığı bir gece Maggie, Marty’nin kendisini aldattığını öğreniyor. Önce bir barda tanımadığı bir adamla denemeye kalkıyor; yapamıyor. Sonra Rust’ın evine gidiyor.

Maggie’nin neden Rust’a gittiğini tahmin etmeme gerek yok; kendisi söylüyor. Marty’nin affedemeyeceği tek kişiyi seçti. Rust bunu anladığı anda onu evden atıyor. Ertesi gün de Marty’ye olanı söyleyen Rust değil, Maggie: Marty karakolun önünde Rust’a saldırıyor. Dizi Maggie’ye az yer veriyor ve bu haklı olarak eleştirildi; ama ona verdiği tek büyük kararı yalnızca Rust üzerinden okursam diziyi tekrar etmiş olurum. O gece iki fail var. Maggie evliliğini bitirmenin yolunu seçiyor; rastgele birini değil, tanıdığı, güvendiği ve Marty’nin sindiremeyeceği birini. Arkadaşlarıyla Rust’ı tanıştıracak kadar ona değer veriyor ve 2012’de dedektiflere karşı onu savunuyor. Bu ikisi birbiriyle çelişmiyor; Maggie o gece Rust’ı hem kullanıyor hem de ona saygı duymaya devam ediyor.

Rust ise o gece iki şeyi aynı anda yaşıyor. Maggie’nin ona yakınlaştığı o anda kendini hislere kaptırıyor. Hisleri mantığının önüne geçiyor ve aklını örtüyor. Bu, Rust gibi biri için kabul edilemez bir durum ama Rust da insan sonuçta. Sonra kullanıldığını anlıyor. Bence ikincisi daha çok acıtıyor, çünkü Rust’ın bütün işi insanların birbirine anlattığı hikâyeleri çözmek ve o gece bir hikâyeyi çözemedi.

Rust’ı Rust yapan da bu. İnsan olması. Kusursuz bir karakter değil.

Ve bu sahne Rust’ı küçültmez; onu insanlaştırır. Çünkü Rust’ın bütün felsefesi, insanın kendi programlamasının esiri olduğu fikrine dayanır. Maggie ile yaşadığı olay, onun da bu programlamadan bağımsız olmadığını gösterir. Rust insan doğasını küçümserken kendisini onun dışına yerleştiremez. O da açtır, yalnızdır, arzuları vardır ve bazen kendisi hakkında kurduğu teorilerin altında ezilir. Marty’nin ikiyüzlülüğünü teşhis ederken kendi arzularını daha soylu bir biçimde yorumlayabileceğini sanır. Fakat Maggie konusunda o da bedeninin, yalnızlığının ve yakınlık ihtiyacının etkisi altına girer.

Bazı sınırların aşılmaması gerekir. Bu da Rust için aşılmaması gereken bir sınırdı. Hayatındaki belki de tek gerçek bağı, yani Marty ile ortaklığını ihanete uğratmak, hem en insani hem de Rust için en yıkıcı şeydi. Kendinden beklemediğini söylüyor ve haklı da. Ama bu da kim olduğunun bir parçası.

Kendini bu kadar iyi tanıyan biri için bu fazladan acı verir. Kendini şaşırtmak, Rust için nadiren yaşanabilen bir mağlubiyettir. Kendi idealize ettiği versiyonuna karşı bir yenilgi. Ve Rust yenilgiyi iyi idare edemez, çünkü hemen yenilginin anlamı üstüne düşünmeye başlar.

Karakolun önündeki kavgada Rust inkâr etmiyor, açıklama yapmıyor, kendini savunmuyor. Yumrukların büyük kısmını karşılıksız bırakıyor, yalnızca kendini koruyor. Bu, itiraf etmekten daha Rust’a yakışan bir şey: konuşarak değil, cezayı kabul ederek dürüst oluyor. Dördüncü bölümde çarmıh için söylediğim şeyin bedene inmiş hâli.

Marty: Zıtlık Değil, Ayna

Marty ile ilişkisi bu bağlamda kritik. İkisi birbirinin tam tersi gibi görünür ve öyledir de, ama bu yüzeysel bir zıtlık değil; bir ayna dinamiğidir.

1995 Marty’si toplumun ta kendisidir. Kuralları koyan, kiliseye giden, ailesini seviyormuş gibi yapan ama gizli gizli her türlü haltı yiyen o “normal” insan. Evlidir ama sadakatsizdir. İnançlıdır ama o inanç onu hiçbir şeyden alıkoymaz. İyi bir aile babası görüntüsü taşır ama ne eşine ne çocuklarına gerçekten oradadır. Marty hayatını anlamlı kılmak için hikâyeler uydurur.

Rust ise toplumun yüzleşmekten korktuğu o çirkin gerçektir. Hiçbir hikâye uydurmakla ilgilenmez. Ve paradoks şu: bu kadar çok şeyi reddeden Rust, Marty’den çok daha tutarlı ve çok daha dürüst bir insandır. Dışarıdan “insanlıktan çıkmış” görünen adam, aslında içindekini en hakiki taşıyandır.

Marty’nin kusuru
Kendisini olduğundan iyi görmesi. Yaşamın içinde fazla rahat hareket eder.
Rust’ın kusuru
Kendisini yalnızca kusurlarıyla görmesi. Yaşamın dışına çıkmış gibidir.
Marty ne verir
Rust’ı insan dünyasına bağlar. Ona insanın yalnızca düşüncelerden ibaret olmadığını hatırlatır.
Rust ne verir
Marty’yi kendisiyle yüzleşmeye zorlar. Ona kötülüğün dışarıda değil, insanın kendi içinde de olduğunu gösterir.

Bu tablo 1995’i anlatıyor. 2012 Marty’si başka bir adam: yalnız, çocuklarından uzak, akşamları internette eş arayan ve Rust depoda ona kaydı izlettiğinde tek kelime etmeden davaya geri dönen biri. Marty’nin de bir yolu var ve o yol Rust’ın yanına çıkıyor. Rust’ın neden döndüğü sorusuna verdiği “bir adam borçlarını hatırlar” cevabı, aynı zamanda Marty’nin neden kaldığının cevabı.

İnsanlar Marty gibi olmayı seçer, çünkü Rust gibi olmak uçuruma gözlerini kırpmadan bakmayı gerektirir. Ama günün sonunda en büyük canavarları yakalamak için Marty’nin yalanlarına değil, Rust’ın o acımasız hakikatine ihtiyaç vardır.

Bunun tersi de doğru ve final bunu gösteriyor. Carcosa’da Marty’nin göğsünde bir balta var, Rust’ın karnında bir bıçak. Marty Rust’ı taşıyamıyor; sürünerek ona ulaşıyor, elini yarasına bastırıyor ve silahını havaya sıkarak yerlerini belli ediyor. Onları polis kurtarıyor. Ama hastaneden çıkarken Rust’ın sandalyesini iten yine Marty. Rust hakikati getiriyor, Marty ise Rust’ı bırakmıyor. Aralarındaki ortaklık yalnızca iki dedektifin iş birliği değil; biri diğerinin bastırdığı tarafını görünür hâle getiriyor.


Bölüm VI

Beden, Dil ve Dünya

Rust’ın Bedeni de Karakterin Bir Parçası

Rust’ın fiziksel görünüşü, düşüncelerinin görsel karşılığıdır ve her zaman katmanında başka türlü. 1995’te kısa saç, takım elbise, çelik gibi bir düzen; 2012’de uzun saç, bıyık, elinde bira. İki dönemde de aynı şeyler: uykusuz gözler, zayıf beden, yüzündeki donukluk ve neredeyse mekanik hareketler. Onun dünyayla arasındaki mesafeyi anlatır. Rust sanki hayatın içine doğrudan katılmıyor, onu bir camın arkasından izliyordur.

Onun bedeni sürekli bir alarm hâlindedir. Şahdamarını kontrol etmesi, uyuşturucu geçmişinin izleri ve uyuyamaması; Rust’ın yalnızca felsefi olarak değil, nörolojik ve bedensel olarak da yıpranmış olduğunu gösterir. Kafasının içindeki karanlık, bedeninden bağımsız değildir.

Rust’ın düşünceleri yalnızca kitapların ve sohbetlerin ürünü değil; yıllar süren travmanın, uykusuzluğun, suçun ve bastırılmış yasın da sonucudur. Ekranda gördüğümüz her nefes, her bakış, her duraksama, yılların biriktirdiği bir yorgunluğun dışavurumu.

Bu yüzden onu sadece “hakikati görmüş bilge” gibi okumak eksik kalır. Rust bir makine değil; sadece duygularını çok derine gömmüş bir insan.

Seçici Konuşmak: Susmak da Bir Cevaptır

Rust az konuşan biri değil, seçici konuşan biri. Konuşmak istemediği konuda tek kelime etmez; birinci bölümde Marty ondan susmasını ister ve Rust susar. Konuşmak istediği konuda ise kimse onu durduramaz; dizinin en uzun monologları ona ait. Dil ekonomisi kelime sayısında değil, kelimenin nereye harcandığında. Her kelime bir yer kaplar ve boşluk doldurmak için harcanmaz. Bu yüzden konuştuğunda ağırlığı vardır. Susmak da aynı şekilde. Susmak da bir cevaptır ve Rust’ın susması çoğu zaman karşıdakinin cümlesinin bütün yapısını açar.

Bir de şu var: Rust’ın mizahı yok değil. Nadiren de olsa, tam beklemediğiniz anda, son derece kuru bir espri yapar. “Pesimist ne demek?” sorusuna “partilerde kötüyüm demek” diye cevap veren adam bu. Bu detay önemli, çünkü pokerface okumasını karmaşıklaştırıyor. Rust ifadesiz olduğu için espri yapmıyor değil. Espri yapabiliyor ama enerjisini oraya harcamayı gereksiz buluyor.

Louisiana: Dış Dünyanın İç Dünyayı Yankılaması

Dizinin atmosferine bakarsak, Rust’ın iç dünyasıyla dış dünya arasında sürekli bir yankı var. Louisiana’nın boğucu sıcağı, bataklıklar, ter, alkol, duman. Her şey Rust’ın ruh hâlini yansıtıyor. O karanlık sorgu odası, masa lambasının altında gölgeler içinde kaybolan yüzü. Sarı Kral, Carcosa, kara yıldızlar; dizinin kozmik korku katmanı. Bu metin o katmanı büyük ölçüde dışarıda bırakıyor, çünkü konusu mitoloji değil, Rust. Ama üçüncü bölümde gösterdiğim gibi Rust’ın kozmolojisi o mitolojiden bir cümle almış; katmanı tamamen görmezden gelmek mümkün değil.

Rust bu dünyanın tam merkezinde, ama aynı zamanda dışında. Çünkü o hem bu karanlığın bir parçası hem de ona tanıklık eden biri. Bu ikili varoluş onu diğer karakterlerden ayırır. Diğerleri ya karanlığa teslim olur ya da onu görmezden gelir; Rust ise karanlığa bakmaya cesaret eder.

Kuş Sürüsünden Carcosa’ya: Spiral

Rust dünyayı “normal” insanların gördüğü gibi görmüyor. Sinestezi belirtileri var; ya uzun yıllar süren ağır uyuşturucu kullanımının kalıcı etkilerinden, ya psikolojik durumundan, büyük ihtimalle ikisinin birlikteliğinden.

İkinci bölümde, yanmış kilisenin önünde, gökyüzünde yüzlerce kuşun oluşturduğu o şekil değiştiren dans Rust’ı hipnotize eder. Seyirci olarak “bu sadece kuşlar” diyebilirsiniz. Ama Rust için bu anlık bir bağlantıdır: tüm parçaların nasıl bir arada hareket ettiğinin, bireylere baktığınızda göremeyeceğiniz örüntülerin bir anda görünür hâle geldiği an.

Ve bu tek başına bir sahne değil, bir zincirin halkası. Dora Lange’in sırtındaki spiral. Kuşların çizdiği spiral. Depodaki duvarda Rust’ın kendi çizdiği spiral. Errol’ün çimlere biçtiği spiral. Carcosa’nın kubbesinde dönen girdap. Rust örüntüyü doğru görüyor; spiral gerçek. Ama örüntüyü görmek onu spirale çekiyor. Sekizinci bölümde girdabın altında durduğu an bıçağı yiyor.

Onun dedektiflik yeteneğinin kaynağı da kısmen burada. Rust, başkalarının göremediği bağlantıları görür. Bunun bir bedeli var tabii: bazen bu bağlantılar gerçek değil, kafasının içindedir. Ve Rust bunu da sorgular. Yedinci bölümde anlatacağım kör noktanın görsel karşılığı bu: doğru gördüğün şey seni yutabilir.


Bölüm VII

Kör Nokta ve Final

Rust’ın Kör Noktası

Rust’ın hayatını cehenneme çeviren şey yalnızca dünyanın kötü olması değil. Rust dünyanın nasıl çalıştığını gördüğüne inanıyor. Ve bunu gördüğüne inandığı için eski hâline dönemiyor. Bir insanın masumiyetini kaybetmesi gibi: hakikati bir kere gördükten sonra artık görmemek mümkün değil.

İnsanlar kendilerini kandırıyor. Dinî hikâyelerle, romantik ilişkilerle, aileyle, kariyerle, Tanrı’yla, umutla. Rust bunların çoğunu “insanın gerçekliğe dayanabilmek için kendisine anlattığı hikâyeler” olarak görüyor. Ona göre en acı hakikat, en tatlı yalandan daha değerlidir. Gerçekliği süslemez; gerçekliğin yalnızca doğru olması ona yeter. Ama girişte söylediğim şeyi hatırlamak gerekiyor: bu Rust’ı bize kendisi anlatıyor ve anlatırken Ledoux baskınını sakladığını biliyoruz. Hikâye çürüten adamın da bir hikâyesi var.

Kör nokta tek bir şey: dünyanın karanlığını doğru gören adam, aynı bakışla kendi aydınlığını göremiyor. Dünya hakkında realist olduğunu sanıyor; birinci bölümdeki kendi sözü bu, “kendimi realist sayıyorum”. Kendisi hakkında ise yalnızca yaralı tarafını görüyor. İki körlük aynı gözden çıkıyor. Felsefi terimlerle pesimist olduğunu bilse de, kendisini realist olduğuna inandırmıştır. Bu, Rust’ın kendini kandırdığı yer.

Dizi bu kör noktayı bir de somut olarak gösteriyor. Üçüncü bölümde, 1995’te, Rust ile Marty bir okulun önünde çim biçen uzun boylu, yüzü yaralı bir adamla konuşuyor. Rust ona bakıyor. On yedi yıl sonra aynı adamı bulmak için dönüyor. Errol o gün oradaydı ve her şeyi gören adam onu görmedi.

Karanlığa uzun süre bakarsan karanlık da sana bakar; Nietzsche’nin uçurum için söylediği şey. Rust bu karanlığa kızının ölümünden beri bakıyor. Karanlığa uzun süre bakarsan sen de farkında olmadan karanlığın bir parçası olursun. Rust’ın kendi aydınlığını fark etmemesinin sebebi de bu: karanlığa uzun süre baktığının farkında olup, karanlığa yavaş yavaş dönüştüğünün farkında olmaması.

Rust’ın bütün teorileri saçma değil. Ama doğru şeyleri yanlış bir kesinlikle birleştirdiği anlar var. Acısı ona dünyadaki kötülüğü görme konusunda olağanüstü bir hassasiyet kazandırıyor; aynı acı, iyiliği, sevgiyi ve rastlantısal güzelliği küçümsemesine de neden oluyor. Rust’ın hakikati gördüğünü söylemek kadar, hakikatin yalnızca karanlık bölümünü büyüttüğünü söylemek de mümkün.

Yani Rust kısmi bir hakikati görüyor. Acının gerçekliği konusunda haklı. Acının tek gerçek olduğu konusunda değil. O, insanın ne kadar bencil, korkak ve yozlaşmış olabileceğini çok iyi görür; ama insanın sevme, dayanma, fedakârlık yapma ve değişme kapasitesini küçümser. Ve şüphe etmesi, kör noktasını kapatmıyor. Yazarın Notu’nda söylediğim şeyin son halkası bu: şüphe, zırhın zırh olduğunu görür ama zırhı çıkarmaz.

Rust Cohle’u gerçekçi yapan şey, her zaman haklı olması değil. Onu gerçekçi yapan, haklı olduğu yerlerle yanıldığı yerlerin aynı zihnin içinde bulunması.

Rust’ın Cope’ları: Bir Envanter

Metin boyunca dağınık hâlde geçen bir şeyi burada toplamak istiyorum. Rust’ın zihni bir cope zinciri üzerine kurulu ve bu cope’ların hepsi aynı işi yapıyor: acıyı taşınabilir kılmak. Zapffe bunlara başka adlar veriyor: demirleme, izolasyon, dikkat dağıtma. Ben Rust’ın kendi adlarını kullanacağım.

Doktorun sözü
“Acı çekmeden öldü.” Rust bunu bir hakikat olarak söylüyor, hatta minnetle. En çıplak, en insani cope.
Programlanış
İntihar etmemesinin sebebi korku ya da bağ değil, biyoloji. Bu, yaşamaya devam etmesini kişisel bir zaaf olmaktan çıkarıyor.
Flat circle
Sophia’nın ölümü kozmik bir haksızlık değil, sadece fizik. Suçlanacak kimse yok, öfkenin gideceği bir yer yok. Cümleyi bir katilden almış olması bile bunu değiştirmiyor.
Pesimizmin kendisi
Anlam yoksa acının kozmik bir anlamı da yok. Bilinç bir hataysa kendi bilinci kendini suçlayamaz. Hayat bir işkenceyse yaşamak zorunda oluşu kişisel bir başarısızlık değil.
Ve finalde
“Aydınlık kazanıyor.” Bu da bir cope. Ama diğerlerinden daha sağlam bir cope, çünkü ilk kez acıyı azaltmak için değil, gördüğü bir şeyi kabul etmek için kurulmuş.

Rust’ın karanlığı bir dünya görüşünden çok bir zırh. Ama Rust bu zırhın arkasında hâlâ önemseyen biri. Marty’ye, davaya, masumlara, gerçeğe ve sonunda kendi hayatına karşı sorumluluk hisseder. Yaşamayı sevmez; fakat yaşamın içindeki kötülüğe teslim olmayı da kabul etmez.

Carcosa ve Koma: Zırhın Tamamen Kırıldığı Yer

Final dönüşümünün nereden geldiğini atlamamak lazım, çünkü o cümle bir anda ortaya çıkmıyor.

Carcosa’da, Errol’ün labirentinin ortasında Rust gökyüzünde bir girdap görüyor. Spiral. O ana kadar dosyada bir sembol olarak takip ettiği şey, ilk kez başının üstünde. Ardından bıçağı yiyor ve komaya giriyor.

Komada olan şey, Rust’ın bütün felsefi sisteminin dışında kalan tek deneyim. Ve nasıl anlattığına dikkat etmek gerekiyor, çünkü bu cümleleri daha önce duyduk.

“O karanlığın içinde bir yerde, daha derin bir karanlığa kaydı.”

Rust Cohle, kızı için · 2. Bölüm · 2012

“Tanımlarımın silindiğini hissettim. O karanlığın altında başka bir karanlık vardı. Daha derin, sıcak, bir madde gibi. Hissedebiliyordum ve biliyordum, kızım orada beni bekliyordu. Babamdan da bir parça vardı. Bıraktım. ... Ama uyandım.”

Rust Cohle, kendisi için · 8. Bölüm · hastane otoparkı

Aynı cümle yapısı, aynı imge, on yedi yıl ara. Kızının gittiği yere kendisi de gitti ve orada onu buldu. Hayatta anlaşamadığı babasının sevgisini de orada hissetti; ikinci bölümdeki mesafe, sekizinci bölümde bir sevgiye dönüşüyor. Bu metin boyunca Rust’ın felsefesinin bir yas biçimi olduğunu söyledim. Yas, kızının gittiği yere gitmekle bitiyor. Ya da bitmiyor: Rust uyanıyor ve yas yeniden başlıyor. Uyanmak Rust için bir zafer değil; bir geri dönüş. Kaybettiği tek şeyi bir kez daha kaybediyor.

Bu yüzden hastane otoparkındaki sahne bu kadar ağır. Dizide neredeyse hiç gülümsemeyen adamın en açık kırılması bir gözyaşı oluyor; bulduğu şeyi değil, bir kez daha kaybettiği şeyi anlatırken. Ve bunu inkâr etmiyor. Kanıtlayamıyor. Ama hissetti. Ve Rust, hissettiği şeyleri inkâr etmez, çünkü kendine yalan söylemez.

Final: “Bana Sorarsan Aydınlık Kazanıyor”

Sahnedeki diyalog şöyle gelişiyor. Rust gökyüzüne bakıp en eski hikâyeden bahsediyor: aydınlık ve karanlığın hikâyesi. Marty’nin cevabı Alaska’yla başlıyor; Rust’ın son sekiz yılını nerede geçirdiğini biliyor.

“Alaska’da olmadığımızı biliyorum ama bana kalırsa karanlığın çok daha fazla toprağı var.”
— “Yanlış bakıyorsun, gökyüzü meselesine. Bir zamanlar sadece karanlık vardı. Bana sorarsan, aydınlık kazanıyor.”

Marty Hart · Rust Cohle · 8. Bölüm · hastane otoparkı

Bu söz Rust’ın bakış açısının değiştiğinin en net göstergesidir. Eskiden karanlığın içinde yavaş yavaş yok olan bir aydınlık görüyordu. Artık karanlığı delen bir aydınlık görüyor. Üçüncü bölümde, 1995’te, dini “tünelin sonundaki ışığı satmaya çalışan başarısız bir girişim” diye tanımlayan adam, 2012’de tünelin sonundaki ışığı kendisi görüyor. Kendi cümlesini tersine çeviriyor.

Ama bu basit bir iyimserlik değil. Rust bir anda dine dönmüyor, insanlığın iyi olduğuna ikna olmuyor ve ölüm korkusunu tamamen aşmıyor. Sadece önceki dünya görüşünün eksik olduğunu kabul ediyor. Daha önce karanlık onun için tek gerçeklikti; şimdi ışığın da inkâr edilemeyecek kadar gerçek olduğunu kabul ediyor.

Rust umutlu olmuyor. Umudun mümkün olduğunu kabul ediyor.

Ve bu cümle ağzından isteyerek çıkmıyor. Deneyimin kırdığı yerdeki çatlaktan sızıyor. En uzun süre direnen adamın en küçük kırılması. Bu yüzden bu kadar ağır basıyor; çünkü Rust bunu söylemek zorunda kalmadan önce her şeyi denemiştir söylememek için. Burada Rust ilk kez kendi lehine yanılmanın riskini alıyor. Karanlığı bilerek, ışığın var olduğunu kabul ediyor.

Bu finali fazla umutlu bulanlar var. Bence umut değil bu, umudun mümkün olduğunun kabulü; ve fark tam olarak bu metnin konusu. “Aydınlık kazanıyor”a inanmaya başlaması da tam olarak realist olmadığını gösteriyor. Sonunda ışığın kazanacağını söylemek realist bir bakış açısı değil. Rust yine kendince realist. Bu, eski hâlinden daha sağlam bir yer ama yine de bir cope; envanterin son halkası. Farkı şu: ilk kez acıyı azaltmak için değil, gördüğü bir şeyi kabul etmek için kurulmuş.

Ve bu yumuşama onu başka biri yapmaz. Rust, Rust’tır işte ve hep Rust olmaya devam edecektir. Onun da dediği gibi: zaman düz bir çemberdir. Hâlâ hayatı bir yük olarak taşıyan, ama artık o yükün içinde ara sıra ışık gören biri. Mutsuz Sisifos olmaya devam eder. Sadece kayayı iterken artık yukarıya bakıyor.

Yıllar Sonra Fark Ettiği Şey

Rust bunları söylemiyor. Ama final bunları ima ediyor ve ben o imayı açıyorum. Rust Cohle şunu fark edemeden yıllar geçirdi: bir şeyin sonsuza kadar sürmeyecek olması, onun değersiz olduğu anlamına gelmez.

  • Kızının hayatı kısa olabilir ama anlamsız değildi.
  • Bir soruşturma bütün kötülükleri bitirmeyebilir ama yine de bazı insanları kurtarabilir.
  • Bir dostluk sonsuza kadar sürmeyebilir ama yine de insanı karanlığın içinden çıkarabilir.

Rust Cohle’un asıl zaferi budur: Dünyanın iyi olduğuna inanması değil, dünyanın kötü olabileceğini bildiği hâlde yine de iyi olanın tarafında durması.


Sonuç

Karanlıktan Bakan Adam

Başta birkaç şey söyledim. Şimdi hangisinin ayakta kaldığına bakayım.

Rust nihilist değil. Ahlâkı var, hem de sert bir ahlâk, ve onu her gün uyguluyor; kendine de uyguluyor. Felsefesi hem gerçek hem zırh; en açık kanıtı, zırhın çalışmadığı günlerde içmesi. Bu felsefe bir yas biçimi; kızının gittiği karanlığa kendisi de gitti ve oradan aynı cümleyle döndü. Kör noktası tek: dünyanın karanlığını doğru gören adam, aynı gözle kendi aydınlığını göremiyor. Final bir dönüşüm ama Rust’ı başka biri yapmıyor; umutlu olmuyor, umudun mümkün olduğunu kabul ediyor. Ve asıl büyüklüğü, bütün bunları bilip yine de yürümesi.

Rustin Cohle’u yalnızca karamsar ya da kırılmış bir adam olarak görmek yetersiz kalır. O; kendi bilincinin içinde sıkışmış, kendisini dışarıdan izleyebilecek kadar farkında fakat kendisini kurtaramayan, gerçeği ararken kendi zihnine bile güvenmemeyi öğrenmiş ve sonunda evrenin anlamını bulmak yerine, bütün anlamsızlığına rağmen yürümeye devam etmeyi seçmiş bir adamdır.

Umudu reddederken insanları kurtarmaya çalışır. Anlamı reddederken bir göreve bağlanır. Yalnızlığı seçerken başkalarının acısını önemser. Ölümü düşünürken bir sonraki adımı atar. Onun çelişkileri kusur değil, karakterinin özüdür. Anlamsız bulduğu bir dünyada en anlamlı şekilde yaşayan kişi oldu.

Finalden sonra da hayattan zevk almıyor; ama artık ışığın var olduğunu kabul ediyor. Kötü adamların bitmeyeceğini hâlâ biliyor; ama hâlâ çabalıyor.

Rust, karanlıkta yürürken elinde fener taşıyan bir adamdır. Feneri kendi ruhudur. Ve o fener, her ne kadar titrek de olsa, sönmemiştir.

Bu metin boyunca Rust’ın ne kadar istisnai olduğunu anlattım. Yine de şunu düşünmeden edemiyorum: çoğumuzun içinde de o sesi duyan bir yer var; sadece çoğumuz onu susturuyoruz. Rust ise o sesi dinliyor ve o sesle yaşıyor. İşte bu yüzden bu kadar gerçek.

Rust, Rust’tır ve kim olduğunu bilir. Bunun kendisini kurtarmadığını da bilir. Siz de bilirsiniz. Belki bunu kelimelerle dile getiremezsiniz ama bilirsiniz.


Ek

Kişisel Notlar

Bu son bölüm Rust’ın analizi değil, analizi yazanın kendi notları. Ayrı tutulmasının sebebi de bu.

Not 01 · Ölüm zamanı yaratmadı

Rust’ın en bilinen cümlelerinden biri, beşinci bölümdeki kozmoloji konuşmasından: “Ölüm, zamanı yarattı; öldüreceği şeyleri büyütmek için.” Rust bunu fizik olarak değil, bir metafor olarak söylüyor: ebediyette büyüme yoktur, büyüme için zaman gerekir, zaman ölümü getirir. Yine de itirazım var.

Ölüm, zamanı yaratmadı. Bir şeyin başlangıcı ve sonu olmasına biz zaman dedik. Zamanın varlığı, doğumu ve ölümü ortaya çıkardı. Yani ölüm, zamanı yaratmış bir şey değil; zamanın varlığıyla ortaya çıkmış bir şeydir. Zaman, değişimin olduğu her şeyde vardır. Değişim, zamanı yarattı. Değişmeyen şey ise zamandan ötedir; ezelî ve ebedîdir. Benim için zamana bağlı olmayan tek bir şey vardır: Tanrı. Rust’la aslında aynı şeyi söylüyoruz, zamanı sonluluğa bağlıyoruz; yalnızca hangi ucun neden olduğunda ayrılıyoruz.

Rust ise bir Tanrı fikrini kabullenmez. Ona göre zaman doğanın bir parçasıdır ya da insanın doğayı anlamlandırma çabasının bir ürünüdür. Camus’nün Sisifos’u gibi hayatın sonuna kadar yürür ama Camus’nün aksine o yürüyüşte bir anlam görmez. Sadece yaşar ve yaşarken kendi acılarını hafifletmek için çocukları kurtarmak ister. Finali dinî bir dönüş olarak okumadığımı yedinci bölümde söyledim; kendi inancımın o okumayı etkileyip etkilemediğini ise okura bırakıyorum.

Not 02 · Beyin ve lavuk

Gece yatarken yarın hayatını düzene sokmaya karar verirsin. Yapman gereken şeyleri bilirsin. “Yarın hayatımı düzene sokuyorum” diyerek bir motivasyonla yatarsın. İşte bunları düşünen şey beyindir. Sabah kalktığında bunların hiçbirini yapmayan şey ise lavuktur. Filozoflar buna eski bir ad vermiş, akrasia: doğruyu bilip yapmamak. Ben kendi adımı kullanacağım.

Beyin düşünen, lavuk eyleme geçen kısımdır. Beyin ne kadar doğruyu bilse de lavuğun üstünde yeteri kadar güç sahibi olamaz. Lavuk da beyin sayesinde doğruyu bilir ama işine gelmez. Beyin hep oradadır ve haklıdır; asla lavuktan umudunu kesmez. Lavuk ise her şeyin farkındadır ama bunu yeterince idrak etmek istemez. Hayatını düzene sokmayı o da ister ama yeteri kadar istemez. Lavuk işine geldiği gibi hareket eder ve gün içinde beyni susturur. Beyin hep oradadır ama beynin elinden de bir şey gelmez.

Sonradan bir üçüncüsünü fark ettim. Beyin ile lavuk zaten hep çatışma hâlindeydi; en sonunda ikisini karşı karşıya getirdim ve ben gözlemci oldum. Eskiden kendi düşüncelerimin üstüne düşündüğümde, “şu an böyle hissediyorum, neden böyle hissediyorum” dediğim an kendime dışarıdan baktığımı sanırdım. Bakıyordum da; ama istediğim bu değildi. Nadir de olsa aradan çekiliyorum: beyin anlatıyor, lavuk dinliyor, ben yalnızca ikisini dinliyorum. İşte bunu ilk yaşadığım andan sonra bunun üstüne düşününce “Kendime dışarıdan baktığım an, bu andır.” diyebilmiştim. Buna da gözlemci dedim. Birinci bölümde Rust için anlattığım şeyin, kendini izleyen ikinci bilincin, bendeki adı bu. İsimlendirme konusunda kötü olduğumu kabul ediyorum; o yüzden ikinci adlarını da yazayım. Beyin, düşünen benlik. Lavuk, deneyimleyen benlik. Gözlemci, gözlemleyen benlik. Hepsini içinde barındıran şeyin adı da benlik. Yani benim için bu: Yunus. Sizin için ise bu isminiz, lakabınız, mahlasınızdır ya da nasıl isimlendirmek isterseniz isimlendirin.

Rust’ta beyin ve lavuk arasındaki mesafe, dizideki bütün karakterler içinde en kapalı olanıdır. Beyni ne diyorsa lavuğu onu yapar; bu yüzden bu kadar tutarlıdır. Lavuğun kazandığı geceler yok değil; kızının doğum günü, Crash yılları, 2002, Alaska. Ama Maggie gecesi, lavuğun beyni yendiğini Rust’ın kendine itiraf ettiği tek gecedir. Ve bir insanın yenildiğini yalnızca bir kez itiraf etmek zorunda kalması bile belirli bir farkındalık seviyesine ulaştığını gösterir. Bazı sınırların aşılmaması gerekir ve Rust'da o gece sınırı aştıktan sonra bunun farkına vardı.

Kaynaklar

Metinde adı geçen kaynaklar: Matthew McConaughey’nin Rust’ın dört evresini anlattığı Rolling Stone röportajı (2014); Nic Pizzolatto’nun Thomas Ligotti ve okudukları üzerine Wall Street Journal röportajı (2014); Peter Wessel Zapffe, “Son Mesih” (1933); Thomas Ligotti, The Conspiracy Against the Human Race (2010); Friedrich Nietzsche, İyinin ve Kötünün Ötesinde, 146; Marcus Aurelius, Düşünceler, IV.20; Albert Camus, Sisifos Söyleni. Diziden alıntıların Türkçesi bana ait; her alıntının yanında bölüm numarası ve zaman katmanı yazıyor.


Sözlük

Terimler

Metinde altı noktalı çizgiyle işaretli kelimelerin açıklamaları. Üzerine gelince kısa açıklama çıkar, tıklayınca buraya gelir; telefonda ilk dokunuş açıklamayı gösterir, ikincisi buraya getirir.

absürdizm
Camus’nün konumu: evren anlam vermez, insan anlam ister; bu çatışmaya absürt denir. Absürdist, çatışmayı ne dinle ne intiharla çözer, onu kabul edip isyan ederek yaşar. Camus’nün mutlu Sisifos’u bu figürdür; Rust ona benzer ama mutlu değildir.
akrasia
Antik Yunanca “irade zayıflığı”: bir insanın neyin doğru olduğunu bilip yine de aksini yapması. Sokrates bunun mümkün olmadığını, Aristoteles mümkün olduğunu savunur. Ek’teki beyin ve lavuk ayrımı aynı problemin sokaktaki hâli.
antinatalizm
Doğum karşıtlığı: dünyaya yeni bir insan getirmenin, o insana acı çektirmeye rıza olmadan karar vermek anlamına geldiği ve bu yüzden yanlış olduğu görüşü. Benatar’ın asimetri argümanı bunun en bilinen savunması. Dördüncü bölümün konusu.
bengi dönüş
Nietzsche’nin fikri: her şey, en küçük ayrıntısına kadar, aynı biçimde sonsuz kez tekrar edecektir. Nietzsche bunu bir sınav olarak kullanır: hayatını sonsuza kadar tekrar etmeyi isteyecek biçimde yaşa. Rust aynı fikirden bir lanet çıkarır.
benlik
Yazarın kullanımıyla: beyni, lavuğu ve gözlemciyi, yani düşünen, deneyimleyen ve gözlemleyen benliği üçünü birden içinde barındıran şey. Yazar için adı Yunus; okur için kendi adı, lakabı, mahlası ya da her ne ise. Not 02’ye git.
beyin (düşünen benlik)
Yazarın kendi terimi; ikinci adı düşünen benlik. Doğruyu bilen, plan yapan, gece yatarken yarın hayatı düzene sokmaya karar veren taraf. Hep haklıdır ve elinden bir şey gelmez; çünkü eyleme geçen o değil, lavuktur. Not 02’ye git.
Carcosa / Sarı Kral
Robert W. Chambers’ın 1895 tarihli “The King in Yellow” kitabından gelen adlar. Kitapta Carcosa, okuyanı delirten bir oyunun geçtiği hayalî bir şehirdir; Sarı Kral o oyunun figürüdür. Dizide tarikatın kullandığı isimler; Carcosa, Errol’ün labirentinin adı. Bu metin bu katmanı büyük ölçüde dışarıda bırakır.
cope
İngilizce “başa çıkmak” fiilinden. Bu metinde: doğruluğu ikincil olan, asıl işi acıyı taşınabilir kılmak olan bir inanç ya da alışkanlık. Cope olan bir şey yanlış olmak zorunda değildir; Rust’ın felsefesinin hem gerçek hem cope olabilmesi bu yüzden. Yedinci bölümde Rust’ın cope’ları tek tek sayılıyor.
eternalizm / blok evren
Zaman felsefesinde geçmiş, şimdi ve geleceğin aynı anda ve eşit ölçüde gerçek olduğu görüşü; evren dört boyutlu tek bir blok gibidir, “akan” şey zaman değil, bilinçtir. Rust’ın “heykel” imgesi bu. Popüler adıyla blok evren.
flat circle
“Time is a flat circle”: zaman düz bir çemberdir. Dizide ilk kez beşinci bölümde Reggie Ledoux söyler, Rust 2012’de tekrar eder. Her şeyin sonsuz kez tekrar ettiği fikri; bkz. eternalizm ve bengi dönüş.
Getsemani bahçesi
İncil’e göre İsa’nın tutuklanmadan önceki gece dua ettiği ve önündeki acıyı kabul ettiği zeytinlik. Rust’ın evindeki çarmıhı açıklarken “bahçedeki o an” dediği yer burası: bir işkence tasavvuru değil, rıza anı.
gözlemci (gözlemleyen benlik)
Yazarın kendi terimi; ikinci adı gözlemleyen benlik. Beyin ile lavuğun çatışmasını dinleyen, ikisinden de olmayan üçüncü konum: beyin anlatır, lavuk dinler, gözlemci yalnızca ikisini dinler. Birinci bölümde Rust için anlatılan, yaşayan Rust’ı izleyen ikinci bilincin karşılığı. Not 02’ye git.
kozmik korku
Lovecraft’la özdeşleşen korku türü. Dehşetin kaynağı bir canavar değil, evrenin insana tamamen kayıtsız, insan aklının kavrayamayacağı kadar büyük ve yabancı oluşudur. Dizinin Carcosa katmanı bu türden beslenir; Rust’ın felsefesi de aynı kayıtsız evreni varsayar.
lavuk (deneyimleyen benlik)
Yazarın kendi terimi; ikinci adı deneyimleyen benlik. Gece yatarken hayatını düzene sokmaya karar veren şey beyindir; sabah kalkınca bunların hiçbirini yapmayan şey lavuk. Doğruyu bilen ama işine gelmediği için yapmayan taraf. Filozofların akrasia dediği şeyin sokaktaki adı. Ayrıntısı Ek’te, Not 02’de. Not 02’ye git.
metakognisyon
Düşünce üzerine düşünme. İnsanın kendi zihinsel süreçlerini gözlemlemesi, adlandırması ve denetlemesi. Rust’ta bu o kadar ileri gitmiştir ki bir duyguyu yaşamadan önce onu parçalarına ayırır; birinci bölümün konusu bu.
nihilizm
Hiçbir şeyin anlamı, değeri ya da bilinebilirliği olmadığı görüşü. Üç türü ayırmak gerekir: varoluşsal (evrensel anlam yok), ahlâkî (değer yok), epistemik (bilgi mümkün değil). Üçüncü bölümde Rust’ın yalnızca ilkine evet dediği gösteriliyor.
pesimizm (felsefi)
Gündelik kötümserlik değil, felsefi bir konum: varoluşta acının hazdan ağır bastığı, dünyanın var olmamasının var olmasından iyi olacağı görüşü. Schopenhauer, Zapffe, Cioran, Ligotti bu geleneğin isimleri. Rust birinci bölümde kendini bu kelimeyle tanımlar.
pokerface
Pokerde oyuncunun elini belli etmemek için takındığı ifadesiz yüz. Bu metinde Rust’ın duygusuzluğu değil, duygularına koyduğu mesafe anlamında kullanılıyor.
programlanış
Rust’ın kendi terimi (İngilizcesi “programming”). İnsanın evrim ve biyoloji tarafından önceden yazılmış davranış kalıpları; Rust’a göre benlik duygusu da bu programın bir çıktısı. İntihar etmemesini bile buna bağlar.
psikosfer
Rust’ın birinci bölümde kullandığı kelime; bir yerin, bir olayın ruhsal atmosferi. Rust bunu “kokladığını” söyler ve Marty gülüp geçer. Sinesteziyle birlikte Rust’ın algısının sıradan olmadığının ilk işareti.
sinestezi
Bir duyunun başka bir duyuyu tetiklemesi: sesin renk, kokunun tat, sayının renk olarak algılanması. Rust bunu Crash yıllarındaki uyuşturucunun kalıcı bir izi olarak anlatır; ikinci bölümdeki kuş sürüsü sahnesi de buna bağlanır.
Stoacılık / asketizm
Stoacılık: Antik Yunan ve Roma’da, dışsal şeylere bağlanmadan, akla ve evrenin düzenine uygun yaşamayı öğreten okul; Marcus Aurelius bu okuldandır. Asketizm: bedensel rahatlıktan ve mülkten bilinçle vazgeçme disiplini. Rust’ın mobilyasız evi asketik görünür ama amacı iç huzur değildir.
undercover / Crash
Undercover: gizli görev, kimliğini gizleyerek suç örgütünün içine sızmak. Crash, Rust’ın narkotikte dört yıl boyunca taşıdığı sahte kimliğin, motosiklet çetesinin ona taktığı adın karşılığı. Dördüncü bölümde Rust bir geceliğine yeniden Crash olur.